20 Temmuz 2013 Cumartesi

TEBDİL-İ MEKÂN- AWAY FROM IT ALL


TÜRKÇE (For English text, please scroll down)

Türkiye’nin en çalkantılı “Gezi Parkı” günlerini ancak 7 Haziran’a kadar yaşadık ve ondan sonra iki haftadan biraz daha fazla yurt  dışındaydık; son blog’larımı takip ettiyseniz biliyorsunuzdur. Gezi Parkı’nın  ilk olaylı, gazlı, sulu, tencereli ve tavalı günlerine İstanbul’da yakın mesafeden şahit olduksa da gerisini emniyetli bir mesafeden, Fransa ve İsviçre’den izledik.

Ama artık yine kürkçü dükkânındayız!

Cumhuriyet Türkiyesi kuruluşundan beri yüzünü batı kültür ve uygarlığına çevirmiştir. Fakat bu batıdan gelen her akımın, her modanın, her dayatmanın uysalca kabullenilmesi anlamına gelmiyordu. Uluslararası arenada “yurtta sulh, cihanda sulh” prensibine uygun dostça bir siyaset uygularken bile genç Türkiye Cumhuriyeti haklarından taviz vermemeyi bilmiş, mesela Hatay, I. Dünya Harbi’nden sonra Suriye’yi işgâl etmiş olan Fransızların çekilmesiyle Suriye’ye kalacakken, Atatürk’ün özverili çabalarıyla önce bağımsız olmuş (27 Ocak 1937), sonra Türkiye’ye katılmıştır (30 Haziran 1939)- ve bu diplomatik başarı Fransa ve Suriye ile ilişkilerin bozulmasına sebep olmadan kazanılmıştır. 

Şuna da dikkatinizi çekmek isterim: genç Türkiye Cumhuriyeti olgunlaşma yolundayken Avrupa’da faşizm yükselişteydi; Atatürk 29 Ekim 1933’te Onuncu Yıl Nutku’nu söylerken Almanya’da Hitler dokuz aydır (30 Ocak 1933) şansölyeydi. Yönetmen Leni Riefenstahl’ın 1935 tarihli Nazi propaganda belgeseli “İradenin Zaferi” (Triumph des Willens) İsveç, Fransa ve Amerika’da ödül aldı. O yıllarda faşizm, Batı’dan gelen en göz kamaştırıcı yeni akımdı, fakat Atatürk’ün ve sonra İnönü’nün Türkiye’si onun cazibesine kapılmadı!

 İkinci Dünya Harbi yıllarından bir Fransız karikatürü: küçük afacan Hitler'in dadısı Nazi Almanya'sının Ankara büyükelçisi Franz Von Papen'dir.

Bunlardan çıkarılacak ders şudur: barış ve dostluk, boyun eğmek ve uşaklık demek değildir, batılılaşmak da körükörüne hayranlık, içeriksiz taklitçilik anlamına gelmez.

Bu dersi gözardı etmeksizin, kısa süre önce yaptığımız Fransa ve İsviçre gezilerimizin bana düşündürdüklerini paylaşmak isterim. 

Fransa ve İsviçre arasında bugün barış hakim; sınırlar açık. İsviçre Avrupa Birliği'ne katılmamış olmakla birlikte Schengen anlaşmasını imzalamış; anlaşmaya dahil bir ülkenin verdiği vize diğerleri için de geçerli. Cenevre’den otobüse binip Fransa’ya giderken meskûn bir caddenin ortalarında bir yerde boş gümrük bürolarını geçiveriyorsunuz, dikkat etmezseniz farketmezsiniz bile! "Ne güzel, ne huzurlu" diyorsunuz, bir de bizim hudutlara bakın, bazen kıskançlıkla korunuyor, arada insandan arındırılmış bölge, bazen de tam aksine, iç savaşla çalkalanan Suriye’yle hududumuz gibi gereğinden fazla geçirgen- en azından haberler o doğrultuda!


Fransa ve İsviçre hem geçmişleri hem de devlet yapısı bakımından birbirlerine taban tabana zıt iki ülke. Fransa milliyetçi, lâik ve üniter yapısıyla Avrupa ülkeleri içinde bizi en çok andırandır. (Laik ve Üniter kelimeleri de aslında Fransızca zaten: laique ve unitaire). İçinde barındırdığı etnik gruplar vardır- aslında İtalyan olan Korsikalılar (meselâ Napolyon), Alman asıllı Alsaslılar ve Lorenliler, ve tabii bir Kelt ırkı olup kendilerine özgü dilleri olan Bask’lar gibi- ama yine de birleştirici unsur olarak Fransız dilinde ve kimliğinde israrcıdırlar. Bu da Fransızların Türkiye Ermenileri ve Kürtleri hakkında gösterdikleri hassasiyetle biraz çelişir, ama uluslararası siyaset böyle birşey işte!


Gelelim İsviçre’ye, nasıl saydığınıza bağlı olarak 23 ya da 26 kantondann oluşan bir federasyondur (20 kanton + 3 çift “yarı kanton”). Kantonlar yüksek ölçüde otonomiye sahip olsalar da federal başkent Bern’e bağlıdırlar. Biz burada Kürt vatandaşlarımız için “ana dilde eğitim” ve “ana dilde savunma” meselelerini tartışırken küçücük İsviçre dört resmi dile sahip: Almanca, Fransızca, İtalyanca, ve Roma dönemi artığı, çok az sayıda insanın konuştuğu Romanş!


İsviçreliler ülkelerinin kuruluşunu 1291’e dayandırıyorlar. Bugün İsviçre olarak bildiğimiz ülkenin büyük kısmı Kutsal Roma Germen İmparatorluğu, yani o zamanki Alman İmparatorluğu içindeydi. Sözkonusu imparatorluk küçük krallıklar, prenslikler şehir devletlerinden oluşmuş karmaşık ve gevşek bir siyasi yapıydı ve diğer taraflarında olduğu gibi Alp bölgelerinde de büyük ölçüde otonom yerleşimler vardı. Bunlardan üçü- Uri, Schwyz ve Unterwalden- haklarını daha iyi savunabilmek için- bir dayanışma anlaşması yapmışlar. Efsaneye göre 1 Ağustos 1291’de üç toplumun liderleri Luzern gölü kıyısındaki Rütli çayırında bir “and” içmişler- bizim Osmanlı devletinin kuruluş tarihi olarak aldığımız 1299’dan sekiz yıl önce.

Rütli çayırında and içme.
Johann Heinrich Füssli, 1780.


Rütli çayırında buluşularak içilen and bir efsaneden ibaret olabilir ama o seneden günümüze kalan bir anlaşma belgesi (Bundesbrief) bugün üç kurucu kantondan biri olan Schwyz’de kendi adını taşıyan bir müzede (Bundesbriefmuseum) muhafaza ediliyor. 

1291'den birlik anlaşması. (Bundesbrief).
(Görüntü medyadan.)

Efsaneyle karışık bu tarihi olayda benim cazip bulduğum şey, bir ülkenin kuruluş ve varlık felsefesinin bir and, birliktelik için verilmiş bir söz, edilmiş bir yemin olmasıdır. Sonraki yüzyıllarda İsviçre sadece gönüllü katılımlarla değil, bildiğimiz fütühat yoluyla da büyüyecektir, hatta iç savaş bile yaşayacaktır, ama yine de bir berabelik andı fikri, isteyerek kaderlerini birleştirmiş insanların oluşturduğu bir toplum felsefesini yaşattığı için bence çok olumlu. Burada ne bir ırkın, ne bir dinin hakimiyeti var; onun yerine verilen söze sadakatle yükümlü vatandaşlık onuru! Bugün ülkenin çeşitli dillerdeki ismi “İsviçre Konfederasyonu” anlamına gelen The Swiss Confederation (İngilizce), La Confédération Suisse (Fransızca) La Confederazione Svizzera (İtalyanca) ve La Confederaziun Svizra (Reto-Romanş) ve Confederatio Helvetica (Latince) olmakla birlikte Almancası bekleneceği gibi Bundesrepublik Schweiz değil, die Schweizerische Eidgenossenschaft (vize formu doldururken kontrol edebilirsiniz) yani “İsviçre And Yoldaşlığı”.


Her iki dünya savaşı sırasında da İsviçre, birbirleriyle harp hâlinde olan Almanya, Fransa, İtalya ve Avusturya ile çepçevre sarılı durumdaydı ve daha da tehlikelisi, kendi toplumu bu etnik gruplardan oluşuyordu. Bu durumun kaçınılmaz olarak yaratacağı toplumsal gerginliklere rağmen İsviçre harp yıllarını ciddi bir zarar görmeden atlatabildi. Demek ki anda sadakat etnik duygulara baskın çıkmış. İkinci Dünya Harbi tüm yıkıcılığıyla sürerken İsviçre’nin genel kurmay başkanı General Henri Guisan 25 Temmuz 1940’ta subaylarını toplayarak etkili bir konuşmayla milli birlik çağrısında bulunmuş ve bir saldırı hâlinde teslim olunmayacağını belirtmiştir. Konuşma için seçtiği yer: 1291 andının içildiği efsanevi Rütli çayırı!

General Guisan Rütli çayırında subaylarıyla, 25 Temmuz 1940.

Bütün bunlar da benim düşüncelerimi alıp artık tedrisattan çıkartılan “andımıza” götürüyor. Hatılamak için bkz. “Türküm, Doğruyum”, 22 Eylül 2012.


İsviçre deyince akla barış ve tarafsızlık gelir, ve ülkeyi ziyaret eden herkes, İsviçrelilerin barıştan ne kadar yarar sağlamış olduklarını görür. Ama İsviçre tarihi savaşsız değildir, hatta genişlemeci bir dönemi bile olmuştur. Halkı İtalyanca konuşan Tiçino kantonunu 16. Yüzyılda Milano dükalığından savaşla koparıp almışlardır. 

Milanolular İsviçrelileri 1515’te Marignano (Marinyano)’da yenerek durdurunca İsviçreliler savaş yoluyla genişleme siyasetinden vazgeçerler. Bundan sonra genişleme konfederasyona gönüllü katılımlarla gerçekleşir. İsviçrelilerin genişleme savaşlarının sona erdiği sıralarda bizim Yavuz Sultan Selim zafer üzerine zafer kazanıyordu; 1514’te Çaldıran’da Şah İsmail’i yendi, 1516’dan itibaren Arabistan topraklarının (ve kumlarının) fethine koyuldu. Onun ve “muhteşem” oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın Osmanlı ülkesine kattığı geniş coğrafyaların tamamını sonradan kaybettik!


Bu tarihten sonra İsviçre’liler savaşı kendi toprakları içinde yaşadılar. Protestanlığın doğumuyla Avrupa’yı kana bulayan din savaşları İsviçre’yi de etkiledi. Başlangıç hafif oldu; biraz karşılıklı provokasyon, Protestanlar bir Katolik rahibi öldürüyorlar, sonra da Katolikler de bir Protestan rahibi. Sonra silahla giriyor devreye! "Birinci Kappel Savaşı" deniyor ama silahlar kuşanılsa da iş savaşa varmıyor. Efsaneye göre taraflar bir yandan müzakere etmiş, bir yandan da “süt çorbası” içmişler, ve savaşmadan eve dönmüşler. Yıl 1529; aynı sene Kanuni Sultan Süleyman ilk Viyana kuşatmasını yapmıştı- bol bol savaşılmıştı- ve eve dönülmüştü. 


Savaş yapma süt iç: Birinci Kappel "Savaşı", 1529.
Albert Anker, 1869.

İsviçreli Protestan ve Katolikler 1531’de ikinci Kappel savaşında tekrar yüzyüze gelmişler ve bu sefer iş ciddiye binmiş. Protestanlar 1000 kadar kayıp vererek yenilmişler, ölenlerin arasında İsviçreli protestan lider Ulrich Zwingli de var.


Aslında İsviçre din savaşlarından nisbeten az zarar görmüş; kuzeyde Almanya “Otuz Yıl Savaşları” ile çok ağır kayıplar vermiştir (1618-1648). Ama yine de mezhep ayrılığı müteakip yıllarda da İsviçrelileri birbirlerine düşürmüş. (Villmergen savaşları, 1656 ve 1712). İsviçre’nin sonra ulaşacağı huzur ve istikrarı bilince şu sonuçtan kaçınamıyor insan: bir toplumun içindeki ahenk, mutluluk ve refaha en büyük engellerden biri ,dini inanç farklılıklarına dayandırılan çatışmalardır. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet için lâiklik prensibini getirmiş olmasını bir daha takdirle karşılıyorum.


(Yukarıda bahsettiğim iki Vilmergen savaşının arasında biryerde, 14 Haziran- 12 Eylül 1683 tarihleri arasında, Sultan IV Mehmet dönemini yaşayan Osmanlılar ikinci ve son kez Viyana’yı kuşattılar. Artık Osmanlılar için yükseliş bitmiştir.)


İsviçreliler son savaşlarını 1845’de yaptılar, yine birbirlerine karşı ve yine din meselesinden. Katolik kantonlar kendi aralarında Sonderbund ("Özel Birlik") adı altında birleşerek federal hükümete karşı alternatif bir ittifak kurdular. İşin ilginç tarafı, ayrılıkçı yedi kantonun üçü Rütli çayırından hatırladığımız kurucu kantonlarının ta kendileriydi. İsviçre’nin kantonları geniş özgürlüklere sahip yarı bağımsız ülkecikler gibiydi ama ayrılmak kuraldışıydı ve kabul edilemezdi.


İç savaş bir aydan az sürdü (3-29 Kasım 1847), 100’ün altında can kaybıyla ayrılıkçılar yenildi. Bundan sonra İsviçre Konfederasyonu, 1848’de yazılan yeni anayasayla, bugünkü hâlini aldı. Tabii bu arada Katolik kantonların hassasiyetleri de gözardı edilmedi.


Birkaç sene sonra okyanusun karşı yakasında başka bir federal devlet, Amerika Birleşik Devletleri, bölünme tehlikesiyle yüzyüze geldi. Bu ülkenin ismi bile tek millet olmanın antitezi gibidir ve hiçbir halkı tarif etmez: coğrafi bir tanımdan ibaret olan "Amerika"’da bulunan birtakım devletler var, birleşmişler. Hepsinin kendi parlamentosu, yerel kanunları, hatta bayrağı var. O zamanki 34 devletten 13 tanesi ayrılıp yeni bir “konfederasyon” kurmaya kalkınca (Amerika Konfedere Devletleri- Confederate States of America) sonuç kanlı bir iç savaş (1861-65). Bu oyunda ayrılmak yok! ABD’nin resmi sloganı (“motto”) şu Latince cümledir: E Pluribus Unum, yani “çokluktanan tek”.

ABD'nin resmi devlet armasında milli slogan: E Pluribus Unum, "çokluktan tek".
Artık ayrılmaca yok!

 Bern'de İsviçre Federal Parlamentosu'nun vitraylı kubbesi. Merkezde milli bayrak, etrafta çepçevre kantonların armaları. Ortadaki milli bayrağın etrafındaki kurdelede İsviçre'nin milli sloganı var: Unus pro Omnibus, Omnes pro Uno. "Birimiz Hepimiz için, Hepimiz Birimiz için". 
(Görüntü medyadan.)
 
Demek ki federasyon demek ayrılıp gitmek demek değilmiş! Şimdi AKP’nin “barış süreci”’ni düşünmiyeyim mi? Tescilli bir terörist örgütün yakalanıp hapse düşmüş lideri ile doğrudan görüşen bir hükümet var. “Federasyon”’dan bahsediliyor ama 21 Mart 2013’te Diyarbakır’da bayram havası içinde yapılan Nevruz kutlamasında bir “federal” hava esmiyordu. Hatırlarsınız, “barış süreci” destekçisi medya kutlamalarda “tek bir Türk bayrağı olmaması” karşısında hayret bile ifade etmişti. 

Biz seyahatten döndüğümüzde ABD elçisi Francis Ricciardone “barış sürecini” desteklemek için doğu ve güneydoğu illerini turlamaktaydı, dünyanın öbür ucundaki bir ülkenin elçisi için diplomasi sınırlarını çok aşan bir burun sokma eylemi! Bu yazı yazılırken ekselans yine oralarda dolaşıyor!

Ekselansları Francis Ricciardone Diyarbakır’da, güçlünün karşısında ne yapılması gerektiğini bilen bir vatandaşımızla, 26 Haziran 2013.

(Görüntü medyadan.)


“Federasyon” ayrılık demek değildir, ayrılık için bahane oluşturmadıkça! “Federasyon” değişik parçaların biraraya gelmesidir, zaten birarada olanın ayrıştırılması değil. Sosyal ve kültürel hakların bu çerçevede anlaşılması gerekir. Bir taraftan Kürt ayrılıkçılığının saldırganlığı, diğer taraftan Milli Devlet’in korkuları ve paranoyası karşılıklı olarak birbirlerini o derece tırmandırdılar ki artık doğru ve dengeli düşünmek neredeyse olanaksız hâle geldi. Problem çözüm bekliyordu, ama bu AKP’nin versyonu mu olmalıydı? Dışarıdan tezgâhlanan bir operasyon, karşıt görüşlülerin uydurma ithamlar, sahte deliller ve yalancı tanıklarla hapsedilmesi, suçu sabit ve hapisteki terörist liderle içeriği kamuoyundan gizli tutulan görüşmeler, yarısı ülkenin bölüneceğine, yarısı aksine büyüyeceğine inandırılmış bir halk- bu şekilde getirilecek çözüm, çözdüğünden çok düğümler.


Ekselansları Ricciardone’nin hizmet ettiği ABD, bu “barış süreciyle” görünüşte Türk ve Kürt kimliklerini hem ayrı tutup hem de bağlayan bir “konfederasyon” hedefliyor. (Ya Türk halkını oluşturan diğer gruplar? “Onları sonra hallederiz.!”) Bunu gerçekleştirmek için Abdullah Öcalan (suçu sabit ve hapiste) ve BDP (en iyi ihtimalle oyların %10’unu temsil eder) AKP ile yeni bir anayasa oluşturuyorlar, sözümona muhalefet CHP ve MHP de sanki karşı dururken işbirliği yaparak kendi seçmenlerine ihanet ediyorlar. Bu yeni “barış süreci” uyarınca yeni anayasadan “Türk” kelimesini bile çıkarmak istiyorlar. Bundan sonra Türkiyeli olacakmışız.

Peki, ondan sonra “Türkiyeli” Kürt vatandaş demeyecek mi, “ben madem artık Türk değilim, memleketin adı neden Türkiye?”


23 kantonlu dört resmi dilli İsviçre’nin vatandaşları kendilerini “İsviçreli” olarak tanımlarlar; bu kelimenin kökeni de üç kurucu kantondan, hani o Rütli çayırında and içerek birlik sözü veren üç toplumdan sadece bir tanesi olan Schwyz’dir (okunuşu “Şviytz”). Dili Fransızca olan bir Cenevreli ya da İtalyanca olan bir Tiçinolu, “ne alakam var benim Almanca konuşan Schwyz halkıyla?” demez, o adın bütün ülkeye ve bütün vatandaşlara, bu arada kendine de, genellenmesinden gocunmaz. 

Yanyana iki bayrak, sağda milli bayrak, solda tekmil kantonlar tek bayrakta toplanmış.
(Görüntü kendi objektifimden.)


Şimdi biraz konu değişikliği: Fransızlar 1852’de “İkinci İmparatorluk” dönemine girdiler. Bu seferki imparatorları ünlü Napolyon Bonaparte’ın yeğeni olan III. Napolyon’du. Aslında “İkinci Krallık” dönemi 1848’de bir ihtilâlle bitince- Fransızlarda ihtilâl boldur- “İkinci Cumhuriyet” kurulmuş ve 10 Aralık 1848 seçimlerinde Napolyon’un yeğeni Louis-Napoleon Bonaparte Cumhurbaşkanı seçilmişti. Ne var ki yeni kanunlar gereği dört sene sonra görevden ayrılması gerekiyordu; onun için ne yaptı yaptı, kendini imparator ilan ettirerek 2 Aralık 1852’de taç giydi. Seçimle gelip kendini kral, imparator, padişah vs. ilân ederek bir daha gitmek istemeyen megalomanlara zaman zaman rastlanır! Ve sonları da pek iyi olmaz. III. Napolyon Fransası’nın kibiri, 1870’de Prusya ile gereksiz bir savaşa girmesine sebep olur ve uğradığı büyük yenilgi beraberinde “İkinci İmparatorluğu” da alıp götürür.


İşte bu savaş sırasında Fransız generali Denis Bourbaki 1871’in Şubat ayında 87 000 askeriyle İsviçre’ye kaçmak zorunda kalır. Altı hafta süreyle sığınmacı olarak kalırlar. 1881’de Edouard Castres tarafından yapılan ve Luzern’de bulunan 360˚lik bir panoramik tablo yenik Fransızların tarafsız İsviçre’ye geçişlerini detaylı bir şekilde tavir eder. (Bourbaki Panorama, bkz: http://www.bourbakipanorama.ch/en/index.html ).  Tabloda Fransız askerlerinin hududu geçerken silahlarını teslim ettiklerini net olarak görüyoruz. Tarafsız bir üçüncü ülkeye sığınan bir muharipten de bu beklenir.

General Bourbaki'nin yenik ordusu 1871 Şubat ayında sığınmak üzere İsviçre'ye geçerken silahlarını bırakıyor.
Bourbaki Panorama'dan detay, Edouard Castres, 1881.



Bizim Suriye hududumuz ve o bölgedeki sığınmacı kampları hakkında yazılanları ve söylenenleri hatırlıyorum. Hiç kontrolsüz geçişlerden, kampları Suriye’de yaptıkları saldırılar için üs olarak kullanan, silahlarıyla girip çıkan militanlardan bahsediliyor. BBC Turkish’ten Çağıl Kasapoğlu aynen şöyle yazmış: “...Bir yandan kuyrukta denetim bekleyen araçları, insanları, diğer yandan da yalnızca birkaç metre ötesinde tarlanın ortasındaki patikalardan, denetimden geçmeyerek Suriye sınırını aşanları görüyorum...” ( Kaynak: http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/06/130611_reyhanli_kasapoglu.shtml )



Görünüşe bakılırsa Esat hükümetine karşı harekete geçmek için sabırsızlanan AKP hükümeti bu militanlara uluslararası yasaların öngördüğünün çok ötesinde müsamaha gösteriyor.

1 Şubat 2013’te Cilvegözü sınır kapısında bomba yüklü bir araç infilak etmesi 13 kişinin hayatına mâloldu. AKM hükümeti susçu Esat hükümetine atmak istedi; oysa Esat’ın bir de Türkiye ile çatışmaya girmesiyle kazanacak hiçbir şeyi yok!
(Görüntü medyadan.)

11 Mayıs 2013’te Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde kısa aralıklarla infilak eden iki ayrı bomba yüklü araç resmi açıklamalara göre 51 can aldı, çok daha fazla olduğu konusunda rivayetler var. Halk sığınmacılardan şüphelendi, sığınmacı kampına yürüyen bir grup polis tarafından durduruldu. AKP “barış sürecinin düşmanlarını” suçladı. RedHack grubu Jandarma’nın gizli belgelerini bulup yayınladı, buna göre hükümet “El Kaide bağlantılı bir grubun” bomba yüklü araçlarla bir saldırı yapma hazırlığında oldukları öğrenilmişti:
(Görüntü medyadan.)

İsviçre işgâl de görmüştür- Fransız İhtilâli ideallerini ihraç etmek için silaha sarılıp komşularına da saldırmıştı ve ihtilal orduları 1798’de İsviçre’yi de işgâl ettiler. Sonra Fransızları ülkeleine geri püskürten Ruslar ve Avusturyalılar dalmıştı İsviçreye. Ve tabii yukarıda bahsettiğim gibi İsviçreliler kendi aralarında da savaşmışlar. Ama genelde İsviçre bir "tarafsızlık" geleneği sürdürür; bu “tarafsız ülke” statüsü 1815 Viyana Kongresinde uluslararası bir resmiyet de kazandırmıştır.



Bu taafsızlığa rağmen İsviçre’nin daima bir ordusu olmuştur ve vardır. 20-34 yaşlar arasındaki erkekler için zorunludur ve askere alınanlar bu sürenin tamamında üniformalarını ve silahlarını evlerinde tutarlar. Belirli aralıklarla üçer haftalık tazeleme eğitimlerine çağırılırlar. Bu durumda ordu teorik olarak anında seferber olabilir; dolaptan üniformasını ve silahını kapan görev yerine gidecektir. 


 Tazeleme eğitimine çağrı, 2013.
(Görüntüler kendi objektifimden.)
Çağrıya uyan bir genç trende, Haziran 2013.
(Görüntü kendi objektifimden.)

Böyle bir harbe hazır olma geleneği olmasaydı, dağlarında sığınaklar ve mevziler hazırlamış olmasalardı, Hitler İsviçre’nin “tarafsız ülke” statüsüne daha ne kadar saygı gösterirdi acaba? Hazırlıksız Danimarka’nın hâlini düşünün: 9 Nisan 1940 sabahı 4:15’de Almanlar saldırıyor, saat 6:00’da Danimarka teslim oluyor. Sabah bağımsız, kahvaltı işgâl altında!

Kopenhag sokakları, işgâlden sadece 11 gün sonra, 20 Nisan 1940: Alman asklerleri Hitler'in doğum gününü törenle kutluyorlar.


“Doğrudan demokrasi” ülkesi İsviçre’de her konu halka sorulur; orduyu küçültmek ve hatta tamamen lâğvetmek konusunda da referandumlar yapıldı, ama halâ orduları durduğuna göre halkın çoğunluğu silahlı kuvvetlerin artık gereksiz olduğuna ikna olmamış demektir. 1993’te yine bu konuda bir referandum sözkonusuyken ben İsviçre’deydim. Ordunun kaldırılmasına karşı olan grup, o sırada Avrupa’nın içinde, Yugoslavya’da ceryan eden iç savaşa işaret ederek “kimse emniyette değildir” mesajını veriyordu.


 
"Kimse emniyette değildir. Savunmasız bir geleceğe hayır!"
1993 referandumunda ordu lehine el ilânı.


Si vis Pacem para bellum!

Ya da bizdeki değişle:

Hazır ol cenge ister isen sulh u salah!



Bu da benim aklıma kendi silahlı kuvvetlerin etkisizleştirilmesi ve tasfiye edilmesi için kendi hükümetimiz eliyle gerçekleştirilen son derece sinsi ve onursuz operasyonları getiriyor. İsviçrenin rahat ve huzur ortamına alışıp bunun hiç değişmeyeceğine inanmak kolay, onun için oranın insanının savunma bütçelerini ve askerlik hizmetinin yükünü fazla bulmasını anlayabiliyorum; fakat Türkiye’nin iç ve dış şartları ortadayken ordunun varlığını fazla görmek ve hele böylesi haince bir şekilde tasfiyesi karşısında duyarsız kalmak benim anlayışımın ötesinde bir şey. Ankara’da Balyoz davasının Yargıtay süreci, içinde subayların, hatta eski genelkurmay başkanının da bulunduğu Ergenekon davası, 13 Temmuz’da AKP’nin BDP’yi yanına alarak ve bazı CHP ve MHP oylarının da desteğiyle İç Hizmet Kanunu’nun 35. Maddesini değiştirmesi ve iç tehditlerle mücadeleyi TSK’nın görev kapsamından çıkarması, ancak gaflet uykusunda bir millette tahammül edilebilecek şeylerdir.

 Ankara'da bu hafta Balyoz davası Yargıtay sürecinde; resimde Balyoz tertibiyle mahkûm edilenlerin destskçileri Yargıtay önünde.
(Görüntü medyadan.)



Tarihinin büyük bölümünü tarafsız ve barış içinde geçirmeyi başaran bir ülke kahramanlarını nereden bulur? Herkes “Giyom Tel” hikâyesini bilir: zalim vali Gessler’e karşı duruşu, valinin zorlamasıyla kendi oğlunun başındaki elmayı okla vurması, sonra da Gessler'i haklaması... Giyom Tel'in 14. yüzyılda yaşadığı söylenir; kendisi hakkında anlatılanları tam kanıtlamasa inandırıcılık veren bazı eski kaynaklar var. Dünyanın tanıdığı Tell, daha ziyade 19. Yüzyıl Alman (İsviçreli değil) şair ve yazarı Friedrich von Schiller’in aynı adlı piyesindeki yorumuna dayanıyor. Hayatının detayları masalsı, önemli anları efsaneyle karışık olmakla birlikte İsviçreliler ana dillerine göre Guillaume Tell, Wilhelm Tell, Gugliemo Tell ya da Guglielm Tell olarak tanıdıkları halk kahramanını benimsemiş, toplu milli ruhlarının temsilcisi olarak kabul etmişler. Bern’deki Federal Parlamento’nun vekiller salonunun bir duvarında Giyom Tel’in bir heykeli, kucağında oku, vekilleri seyreder.

İsviçre Parlamentosu Milletvekilleri salonu; sol tarafta duvarda Giyom Tel.


Giyom Tel heykeli, daha yakından. Ok elde hazır.
(Görüntüler medyadan.)

İsviçre Atıcılık Birliği'nin 1963 ödül madalyası; üstündeki kabartma keskin nişancı Giyom Tel'i ve başındaki elmayı vurduğu oğlunu tasvir ediyor.

Madalya'nın arka yüzünde Almanca ve Fransızca yazı:  "Tell Özgürlüğümüzün Sembolü" .
(Görüntüler kendi objektifimden.)


Biz Türklerin milli kahramanı o kadar geçmişte değil; görmüş olanların bazıları halâ hayatta. (Meselâ babam, annem, teyzem!) Yaşamı ve yaptıkları detaylarıyla belgeli, eserlerinin bir çoğu- herşeye rağmen- bugün de yaşıyor. Ama iktidar partisi ve başbakan karalamaktan vazgeçmiyor, elinden gelse unutturacak tamamen. Zaman oldu meclise Cumhuriyet’in kurucusunun görüntüsünü taşıyan kıravat ya da tişörtle girmek “siyasi sembol olduğu” gerekçesiyle reddedildi. (24 Nisan 2013- “Fular krizi”-  http://www.hurriyet.com.tr/gundem/20438574.asp )


 İki metelik: solda 5 İsviçre Frangı'nın arka yüzünde Giyom Tel. Yaşamış olduğu %100 kanıtlanmış değil, baskıcı vali Gessler'e kafa tutmuş, onun emriyle oğlunun başına konan bir elmayı vurmak zorunda kalmış, sonradan Gessler'i öldürerek İsviçre'lilerin bağımsızlık hareketini başlatmış, savaşlara katılmış, ve bir nehirde bir çocuğu kurtarmaya çalışırken boğulmuş. Efsaneye göre yaptıkları bunlar.
Sağda 1 Türk Lirası. Üzerindeki iinsanın yaşadığı %100 kesin ve yaptıkları belgeli. Hepsini biliyorsunuz, kıyaslayın!
(Küçük hatırlatma: Atatürk'ün Cumhuriyeti kadınlara seçme ve seçilme hakkını yerel seçimler için 1930'da, genel seçimler için de 1934'te verdi. İsviçre ise kantonal seviyede 1959, federal seviyede ancak 1971'de verdi. ama yine de bütün kantonlar kabullenmedi. Appenzell Innerrhoden yarı-kantonu 1990'a kadar direndi ve ancak mahkeme kararıyla kabul etti.
(Görüntü kendi objektifimden.)
İsviçre’nin benzersiz bir “doğrudan demokrasi” uygulaması var. Tabii milletvekillerini seçiyorlar- onu biz bile yapıyoruz- ya da öyle inanıyoruz. Bundan ayrı olarak anayasada yapılacak herhangi bir değişiklik için halkoylaması gerekiyor, diğer kanun ve düzenlemelere de itiraz hakkı var- eğer 100 gün içerisinde sekiz kanton itiraz ederse ya da 50 000 seçmenin imzası toplanırsa referanduma gidiliyor. Yerleşmiş kanun ve uygulamalara da aynı şekilde karşı çıkılabiliyor; 18 ay içerisinde 100 000 seçmenin imzası toplanabilirse yine zorunlu olarak referanduma gidiliyor.


İsviçre’de bazı trenlerde küçük ekranlarda yerel aktüalite haberleri yayınlarlar- seyirciler oyalansın diye. (Pencerenin dışından geçen o müthiş manzaralar yetmiyormuş gibi!) 19 Haziran’da ben şu haberi gördüm:


“Şehir meclisi 2013/14 öğretim yılında Romero Evi’nin bodrumunda bir anaokulu açmak istiyor. Ebeveyinler bu “bodrum anaokuluna” karşı çıktığından yeni bir alternatif bulunacak”.


“Şehir meclisi 2013/14 öğretim yılında Romero Evi’nin bodrumunda bir anaokulu açmak istiyor. Ebeveyinler bu “bodrum anaokuluna” karşı çıktığından yeni bir alternatif bulunacak”. Haber kaynağı: Luzerner Zeitung. "Romero Evi" (Romerohaus) otel olarak kullanılan görkemli bir eski yapının adıdır.
(Görüntü kendi objektifimden, ekrandançektim.) 

Gelin de Gezi Parkı’nı, sabah alacasındaki polis baskınını, “üç beş çapulcuya soracak değiliz” muhabbetini hatırlamayın. Gelin inadıminat yürütülen Kanalistanbul, İstanbul Port, Galata Port, nükleer santral, 4+4+4 projelerini, mahallelinin itirazına rağmen İmam Hatip’e dönüştürülen ortaokulları, PKK ve Öcalan’la kamudan gizli yürütülen görüşmeleri, kötü bir fikri zorla kabul ettirmeye çalışan “Akil Adamları”, kamu vicdanını hiçe sayan tertip davaları ve düzmece duruşmaları, ve itirazlar ne kadarhaklı olursa olsun kabaca ve hoyratça tepkiler veren Başbakan Erdoğan’ı ve AKP rejimini hatırlamayın. 

AKP usulü "doğrudan demokrasi";Taksim Gezi Parkı, İstanbul, 28 Mayıs 2013.

Parkınızı mı istiyorsunuz?  "...üç beş çapulcuya soracak değiliz!"
(Görüntüler medyadan.)
Bkz. "Taksim Gezi Parkı", 31 Mayıs 2013. 

Dünya milletler camiası içinde İsviçre bir istisnadır. Çevrelerinden bir miktar tecrit yaşadıkları yüksek dağlarda ve derin vadilerde eşi benzeri olmayan bir toplum evrimleşmiş. Onlardan çok şey öğrenilebilir, ama hiçbir şey aceleye getirilemez. Doğrudan demokrasileri, farklılıktan korkmayan, farklılığın engellemediği birliktelikleri imrenilecek, hatta hedeflenecek birşey, ama adım adım, sabırla, ve iyi niyetle, art düşüncesiz! Bu kadar hassas ve adil bir dengeye ulaşmanın yolu tuzaklarla doludur ve istismara açıktır. Komşu Fransa’ya bir bakın- meşhur Fransız ihtilâlinden sonra bir defa daha krallık, iki defa imparatorluk, ve tam beş defa cumhuriyet geldi! Ya Almanya? İki dünya savaşını ateşleyen fırtınalı tarihlerini herkes biliyor. İleri ve yaygın eğitim, özümsenmiş insani değerler ve doğruluk anlayışı ön şartlardır, yoksa her reform istismara kapı aralar, her reformda art niyet kokusu alınır.

Ve son olarak adları Türk tarihine kazınmış iki İsviçre şehrinden bahsetmeden bitirmeyeyim: Kurtuluş Savaşı'mızdan sonra İsmet İnönü’nün başkanlığındaki heyetin Türkiye’nin tam bağımsızlığını dünya milletleri camiasına resmen kabul ettirdiği Lozan (Lausanne; 24 Temmuz 1923) ve ondan onüç yıl sonra Boğazlar’da Türk egemenliğinin tanındığı Montrö (Montreux, 23 Temmuz 1936).

 Lozan anlaşması anısına "İsviçre Türk Dostları derneği" tarafından darp edilmiş madalyon.




ENGLISH
The footnote links do not work; you will have to scroll down to to the footnotes for expanded information. Opening the blogsite on two seperate windows and keeping one on the footnotes will make it easier to go back and forth. Sorry for the inconvenience, I'm no expert!.

Other links should work.
 
Anyone following or occasionally visiting this blog of mine knows by now that we have been abroad for the last two weeks- actually a litle over- and though we were here for during the first violent days of the Gezi Parkı (“Promenade Park”) uprising, we have observed the rest from the safe distance of France and Switzerland.

Now we are back; perhaps it is time to share some observations.


As we all know, the Republic of Turkey has been looking to the west since its inception on October 29th, 1923,[1] and Western civilization, thought, and culture were taken as examples and ideals. This, however, never meant quiet acquiescence. Even while cultivating friendly relationships in the international sphere, Kemal Ataturk pressed hard for the return of the French occupied province of Hatay to Turkey, which was finally realized through peaceful means in 1939.[2] Nor was the Turkish Republic seduced by the flash and allure of rising Fascism in Europe; turning to Western civilization did not mean swallowing every new trend wholemeal. Leni Riefenstahl’s Nazi propaganda feature “Triumph of the Will” (Triumph des Willens) came out in 1935, when Atatürk was still alive and active and his twelve year old Republic flourishing. Riefenstahl’s film won prizes internationally, in Sweden, France, and even the US, bolstering the image of Fascism as the system of the future, but the Turkish Republic under Atatürk and his successor İnönü remained unimpressed.[3]


 
"Dear Hitler, I can't buy that toy for you."
French World War II cartoon. The governess is the Franz von Papen, the ambassador of the Thirrd Reich to Ankara.


The lessons to be learned are that peace and friendship don’t mean subservience and servility, and blind admiration and mindless imitation is not what is meant by westernization.


Bearing these in mind, I would like to look back on our French and Swiss soujourns. France and Switzerland are today on peaceful terms, the borders are open even though Switzerland has not entered the European Union (but is part of the Schengen agreement, which means a visa for one is valid for the other). Taking a bus from Geneva, Switzerland into France, one barely notices the border crossing, now unmanned, along a street of uninterrupted houses. How nice and peaceful when one considers our borders, sometimes jealously guarded, complete with no man’s land, sometimes open to all and sundry, as our borders to the civil-war ridden Syria has reportedly become. 

France and Switzerland are as different in their history and state structure as two countries can be expected to be. The French Republic is a unitary and secular state like the Republic of Turkey. Even though it harbors ethnic minorities like the Corsicans, who are really Italian,[4] the people of Alsace and Lorraine, who are German, and of course the Basque, who are, well, Basque, France insists on the French identity and language as the unifying factor. This may sound inconsistent with a country that is so supportive of Kurdish and Armenian minority rights and even territorial claims in Turkey, but that’s international politics for you! 

As for Switzerland, it is a confederation of 23 or 26 cantosns, depending on how you count them.[5] They are very much autonomous but still bound to the federal capital Bern. While we are discussing here the controversial issue of the use of Kurdish in education and courts in the southeast provinces, Switzerland manages with no less than four official languages: German, French, Italian, and the barely surviving remnant of the erstwhile Roman Empire, Rhaeto-Romansch.
[6]


The Swiss look back to the year 1291 as the birth of their nation. Most of what is now Switzerland was part of the German Holy Roman Empire, which was ever a loose confederation of small states, and the communities around the Alps were likewise largely self-governing. To defend their acquired rights and liberties, the communities of Uri, Schwyz and Unterwalden created an alliance. According to legend, the pact was sealed through an oath sworn on the Rütli meadow by Lake Lucerne on August 1st, 1291- eight years before the date we accept as the birth of the Ottoman State under Osman I in1299.



The Rütli Oath 
by John Henry Fuseli (Johann Heinrich Füssli), 1780.

Though the Rütli oath may exist only in legend, a document from that year- the Bundesbrief (“Federal Charter”) now in the Bundesbriefmuseum in Schwyz is tangible witness to the alliance. 


 
 Federal Charter of 1291 (Bundesbrief)
(Image from the media.)

What I find attractive in this piece of history laced with legend is that the founding philosophy of the state is an oath, a word of honor that they would stay together. Switzerland will later grow through warfare as well as voluntary alliances, and there will even be civil war in the ensuing years, but the idea of an oath as the bond between the various communities creates a kind of spirit of voluntary togetherness. Though the country today is known variously as The Swiss Confederation, La Confédération Suisse, La Confederazione Svizzera, La Confederaziun Svizra, and the Latin Confederatio Helvetica, the German version is not Bundesrepublik Schweiz, as one would expect, but Die Schweizerische Eidgenossenschaft, literally, “the Swiss Comradeship of the Oath”.

Surrounded by belligerent states Germany, France, Italy and Austria through the two world wars, all three ethnic groups being represented on its own territory, Switzerland managed to negotiate the war years without the inevitable social tensions pulling it apart. Apparently, the oath held! During World War II General Henri Guisan, Commander in Chief of the Swiss Army, assembled his officers on the mythical Rütli meadow on July 25th, 1940, and in an inspiring speech forged his multi-ethnic nation together and excluded surrender in case of aggression. 


 General Henri Guisan addressing his officers at the Rütli meadow, July 25th 1940.


This, of course, leads me to muse, once again, about our own “Oath” being discontinued at our own schools. See “The Oath”, 22 September-Eylül 2012.


The Swiss have a reputation for peaceful neutrality, and anyone who has visited the country will have noticed how they have profited from peace. But Switzerland has had its experience of war and even expansionism. The Italian-speaking canton of Ticino was wrested from the Duchy of Milan in the early 16th Century. When the Milanese halted the Swiss at Marignano in 1515, Swiss expansionism came to an end. Further territorial gains came through the voluntary entry of further cantons into the confederation. Around the time the Milanese halted the Swiss, our own Selim I (“The Grim”) was on a roll, defeating Shah Ismail of Persia at Çaldıran in 1514, and driving through the Arab lands in 1516. His acquisitions, and those of his illustrious successor Suleiman I (“The Magnificent”) were all eventually lost to Turkey.


The Swiss experience in war after this date has been confined to its own territory. With the birth of Protestantism the religious strife that broke out in Europe affected the Swiss as well. The First War of Kappel (1529) broke out after some mutual provocation including the execution of a Catholic priest  by the Protestants and a Protestant one by the Catholics, with no war actually being fought. Legend has it that the sides drank milk soup together while discussing condittions of peace.[7] 


Drink milk, forget war! The First "War" of Kappel, 1529.
By Albert Anker, 1869. 

That year, our Suleiman the Magnificent laid his unsuccessful siege to Vienna (September 27th- October 16th 1529).


The Second War of Kappel of 1531 was more serious, ending with the defeat of the Protestants, who lost more than 1000 men in the conflicts. The Swiss protestant leader Ulrich Zwingli died during the battle.

Switzerland suffered less from religious strife than the rest of Europe, such as the horrific Thirty Years’ War in Germany (1618-1648). But nevertheless religion resurfaced as a source of conflict in the Battles of Villmergen (1656 and 1712). Considering the peaceful stability Switzerland was to attain afterwards, I am compelled to conclude that conflict based on religious beliefs is one of the greatest blocks to social harmony and the happiness and prosperity of a people. It makes me appreciate even more Ataturk’s choice of secularism for our Republic.


(Right between the two battles of Vilmergen, from July 14th to September 12th 1683, the Ottomans under Mehmed IV laid their second and final unsuccessful siege to Vienna. This was the start of the long, slow decline of Ottoman power in Europe.)

The Swiss fought their final battle in 1845, again against each other, when the Catholic cantons joined in a union called the Sonderbund and resisted central authority. Interestingly, of the seven cantons that joined to form the Sonderbund, three were the original founding cantons of the Rütli oath. In spite of the loose federal structure of the Swiss Confederation and the great latitute allowed to each, seperation was not part of the game.  Within a month (3-29 November 1847), the Sonderbund was defeated, with less than a hundred loss of lives. After this, the Swiss Confederation took its present form, with a new constitution in 1848, taking into account the sensitivities of the Catholic cantons.[8]  

Stained glass cupola of the Swiss Federal Parliament (Bundeshaus) in Bern. At the center, the Swiss flag, ringed by the shields of the 23 cantons. Unfurled around the national flag, a ribbon with the national motto: Unus pro Omnibus, Omnes pro Uno. ("One for All, All for One.")
(Image from the media.)

So a federation is one thing, seperation is another. It makes me think of the AKP’s “Peace Process” with the Kurds, with direct talks with convicted PKK leader Abdullah Öcalan. There is talk of a “federation”, but the festive celebration of the Kurds in Diyarbakır on March 21st, 2013 had no federal fraternity about it. Some of the media, having up to then declareded support for the AKP’s “Peace Process”, expressed dismay and surprise that “there were only Kurdish flags, no Turkish ones!”  We returned fom our trip to find US Ambassador Francis Ricciardone touring the area, to support the “Peace Process”, an unusually meddlesome attitude for a diplomat from a country halfway around the world. 

H.E. Francis Ricciardone, U.S. Ambassador to Turkey, in Diyarbakır, with an appropiately abject Turkish citizen, June 26th2013
(Image from the media.)

A “federation” does not mean seperation until it is used as a pretext for it. A federation is really the coming together of different parts, not the splintering of something that was united. Social and cultural rights ought to be understood within that structure. The aggression of Kurdish seperatism and the paranoia of the National State in Turkey have been feeding each other so that no one can see straight anymore. The problem begged a solution, but the AKP’s version- an operation guided from abroad, potential opponents swept out of the way and into prison on trumped-up charges, negotiations involving convicted a terrorist leader with details kept from the public, with half the population believing the country will grow and the other that it will split up- is bound to create more problems than it will solve.

The “peace process” with our ethnic Kurdish citizens, so heartily supported by the US, whose interests H.E. Ricciardone serves, ostensibly aims for a confederation of Turkish and Kurdish identities. (What of all the groups in Turkey’s ethnic mix? “We’ll leave that for later!”) To this end, the PKK (illegal), its leader Abdullah Öcalan (convicted, in prison) and the BDP[9] (less than 10 percent of the national suffrage at the best reckoning) are engaged in talks with the AKP on a new constitution, with the opposition CHP and MHP completely betraying their electorate with their apparent opposition and actual collusion.[10] In accordance with this new “peace process”, it has been proposed that the word Türk, for “Turk” and “Turkish”, should be removed from the new Turkish Constitution. We are henceforth to be Türkiyeli, how would we translate it? Turkeans? Turkeyites? Turkeyeese?

How long before the new Kurdish Turkeyites say “since I’m not even Turkish, why is the country called “Turkey”?

The citizens of the 23- canton[11], four-language Swiss confederation, loose though their confederation may be, don’t have any qualms about being known by the name of one of the three founding cantons- Schwyz.[12]
On the right, the National Flag, on the left, all the cantons united on a single flag.
(Image from my own camera.)
When the French of the Second Empire, under Napoleon III, entered into an ill-advised war in 1870 against ambitious Prussia and its allied German states, the conflict swiftly deteriorated into a heavy defeat for the French, shattering all illusion of imperial grandeur.[13] The French general Charles Denis Bourbaki had to escape into Swiss territory with 87 000 men in February 1871, where they were detained for six weeks before being repatriated. There is a panoramic painting (The Bourbaki Panorama)[14] in Lucerne, by the painter Edouard Castres and dating from 1881, that faithfully illustrates the French retreat into the safety of neutral Switzerland. We can clearly see the French soldiers handing over their guns as they cross the border. This is the traditionally accepted precondition for a combatant seeking asylum in a third country.


General Bourbaki's men crossing the border into the safety of Switzerland, February 1871, surrendering their arms as they pass.
Bourbaki Panorama, detail, Edouard Castres, 1881.

This made me think about the camps for Syrian refugees in
our  own southeast: there are reports of completely unsupervised passage and anti-government insurgents from Syria toting their arms in and out of the camps, which they allegedly use as bases from which to launch attacks in Syria.[15]  The AKP, determined to take action against the Assad government in Syria, is apparently allowing these combatants far more liberties than international law can tolerate. Opponents of the AKP government attribute several explosions that rocked the area to Syrian anti-Assad militants with an interest in dragging Turkey into the conflict. [16]

A car- bomb blast at Cilvegözü border crossing on February 1th 2013 killed 13. The government pointed the finger at the Assad regime in Syria, which has no interest in antagonizing already belligerent Turkey.
(Image from th media.)

Two explosions rocked Reyhanlı, Hatay on  May 11th 2013. Official body count is 51, though popular opinion estimates at least twice as much. The population supects the refugees; an enraged group of citizens attempting to attack the refugee camp was stopped by the police.
(Image from the media.)
Switzerland has had its troubles with invasion- like the Armies of the French Revolution in 1798 and the counter-invasion of the Austrians and the Russians attempting to drive out the French. And there have been cases of the Swiss fighting the Swiss, as I have mentioned. But by and large  Switzerland mainatins its tradition of neutrality, which was internationally recognized in the Congress of Vienna in 1815. But officially neutral or not, the Swiss have maintained an army and air force.[17] Military service is compulsory for male citizens from 20 to 34, the conscripts keeping their equipment- including weapons- at home, and regularly reporting for three week retraining sessions for throughout their recruitment period. Potentially, the army could be mobilized immediately; the conscripts would just have to take their uniforms and their guns from their closets and rush to their posts.

 
 Call for retraining courses for 2013.
(Images from my own camera.)
Young man heeding the call, on the train, June 2013.
(Image from my own camera.)
Had the Swiss not been in such a state of readiness, had they not invested in strongpoints and shelters in the mountains, it is dourful that Hitler would have respected Swiss neutrality for long. After all, the Nazis made short work of ill-prepared Denmark, which surrendered after only a few hours of deliberation (April 9th, 1940; independent in the morning, attacked at 4:15 a.m., surrendered at 6:00, occupied by breakfast!)[18]
 
Only 11 days after the occupation, on April 20th, 1940, German troops are marching through Copenhagen to clebrate Hitler's birthday.

In the land of direct democracy, there have been several referenda on the question of reducing and even totally disbanding the military, but since the Swiss Armed Forces still exists, it seems the majority was never convinced that it is obsolete. I passed through Switzerland in 1993 when another referendum was brewing on the subject. The group that was for the keeping of the military reminded the public of the then very actual civil war in Yugoslavia, in the middle of Europe, pointing out that “no one is safe!” 


"No one is safe.  NO and NO to an unprotected future."
Phamplet for the 1993 referendum concerning the fate of the Swiss armed forces, against the "İnitiative for a Switzerland Without  An Army." The allusion is to the Yugoslavian civil war which was raging at the time.

Si vis pacem, para bellum![19]

This brings to mind the very unethical manner in which our armed forces are bound hand and foot by our own government- through false charges and fabricated evidence- leaving us defenseless, at the whim of the masterminds of the “Greater Middle East Project.”[20]


The Balyoz Sledgehammer convictions of September 21st, 2012, are being reviewed by the Appeals Court (Yargıtay) this week. Crowds have gathered before the Appeals Court to express support for the hundreds of convicted officers. (Only two civilians!)  The placard says "Neither cruelty, nor pity, only justice". See:" The Sledgehammer Verdicts", 2 September-Eylül 2012.
(Image from the media.)

With peace for most of its history, what do the Swiss do for heroes? Everyone knows the folk hero William Tell, his defiance of governor (Vogt) Gessler, and the story of shooting the apple off his own son's head. Tell is supposed to have lived in the 14th century. There are some few historic records, just enough to make the story credible without actually proving it. The world knows Tell mainly from the dramatic interpretation by German (not Swiss) poet and playwright Friedrich von Schiller. Even though the details of his life are stuff of fable, and the main points more legend than established fact, the Swiss have embraced William Tell- or Wilhelm Tell, Guillaume Tell, Guglielmo Tell or Guglielm Tell- as a national hero and a personification of their national spirit. Inside the Federal Parliament in Bern, on the wall of the Assembly Hall, there is a statue of William Tell with his crossbow.

The chamber of deputies in the Federal Parliament in Bern. On the wall to the left you can see the statue of William Tell.

A closer look at the Tell statue, crossbow at the ready.
(Images from the media.)

Prize medal of the "Swiss Union of Sharphooters, bearing images in relief ofmaster sharpshooter William Tell and his son, from whose head he shot the apple. 

Obverse of the medal shown above. The inscription, in German and French, says "Tell Symbol of our Freedom."
(Image from my own camera.)

We Turks, on the other hand, have a real flesh-and-blood national hero within living memory, his achievements clearly documented, still widely loved and respected among his countrymen, and a Prime Minister and a ruling party that never tire in their efforts to discredit or simply erase him. On April 24th, 2013, a visitor sporting a shawl with the image of Atatürk, was denied entry for “carrying a political symbol”.[21] Atatürk was in a very real sense the person who founded that parliament.[22]


On the left: Swiss coin, 5 Swiss Francs, bearing the image of William Tell. Legendary folk hero supported by some documentation but not %100 substantiated. 
Achievements:
Defying oppressive governor (Vogt) Gessler, being forced to shoot an apple off his own son's head, eventually killing Gessler himself, thereby igniting a general uprising, participating in some battles, finally drowning in an attempt to save a child from a river.
To the right: Turkish coin, 1 Turkish Lira, bearing the image of Kemal Atatürk, fully documented by eyewitness accounts, on photographs and on film, and still within living memory. Achievements:
Action on the field in Tripoli (today Libya), the Balkans, Gallipoli, the Middle East. After the defeat in 1918, leader of the Nationalist Resistance, founder of the Parliament in Ankara, commander-in-chief of the final successful attack launched on August 26th, 1922, head of the Parliamentary Government during peace negotiations in Lausanne which ended on July 24th 1923 with full sovereignity returned to Turkey, founder of the Turkish Republic, October 29th, 1923. During the remaining 15 years of his life he introduced the Secular State Structure and Education, attempted to remove the mystery of Islam by encouraging translations (even havng the Muezzin's call chanted in Turkish, which remained in effect until twelve years after his death), emancipated women and gave them the right to vote (well before Switzerland! In Turkey:1930 on the municipal level and 1934 on the national level, in Switzerland starting in 1958 on the cantonal level, 1971 on the federal level, with the half-canton of Appenzell Innerrhoden trailing in 1990- ceding only through court action!), introduced the Latin alphabet, Western attire, reformed the civil code, modernized weights and measures, the calendar, education, introduced Western art forms and made them accessible to the public, and initiated many national enterprises, (which the AKP has been selling off one by one). 
So who hase the greater hero?

The Swiss have an exceptional "direct democracy". Of course they have their elected representatives in parliament, as even we do- or at least that's what we'd like to believe.[23] But there is more!

For changes in the constitution a referendum is obligatory; lesser federal regulations and resolutions can be challenged if at least eight cantons object, or if 50 000 individual citizens petition with their signatures within 100 days of said regulations and resolutions being made public, upon which a referendum will once again be mandatory. An established law may also be challenged: 100 000 signatures collected within 18 months is sufficient to launch the referendum 
process.[24]


On some Swiss trains they run interesting bits of local news on a small screen, for the passengers’ entertainment. (As if the Swiss scenery isn’t enough!) On June 19th, they ran this item:


“The city council is planning to open a kindergarden in the basement of the Romero House, starting with the Schoolyear 2103/14. Now that parents have opposed this ‘basement kindergarten’, a new alternative will be found.”[25]

From a video screen on a train:
“The city council is planning to open a kindergarden in the basement of the Romero House, starting with the Schoolyear 2103/14. Now that parents have opposed this ‘basement kindergarten’, a new alternative will be found.”
(Image from my own camera.)


This of course brings to mind the AKP’s shameless abuse of its majority in parliament, Prime Minister Erdoğan’s manic insistence on carrying on with his plans, be it the “Promenade Park” (Gezi Parkı), Kanalistanbul, Istanbul Port, Galata Port, nuclear plants, the 4+4+4 educational system, clerical schools replacing high schools, the “peace process” with the PKK, the new Constitution, the arrests, the sham trials, never shrinking from brute force, no matter how loud and justified the opposition.[26]



"Direct democracy" alla Turca, the way the AKP understands it: gas "directly" in your face. (I say "gas" and not "tear gas" because it's real effect is to suffocate you. If you haven't had a whiff of the stuff, you can't begin to understand that woman's courage and determination.)
Taksim Gezi Parkı ("Promenade Park"), Istanbul, May 28th 2013,
(Images from the media.) 


Within the grand community of nations of the world, Switzerland is the perennial exception; isolated in their mountains and valleys, they have evolved something that is unique, from which a lot can be learned, but nothing may be rushed. Their direct democracy, their unity growing from multiplicity, is something to admire and even aspire to, but but only step by step and with patience, with honest and good intentions. The road to such a fine state of balance is fraught with peril and open to abuse- just look at neighbouring France- two empires, one kingdom, and five republics since the Revolution of 1789, and as for Germany, the “Great Canton to the North” as the Swiss whimsicaly call it, the whole world knows of their turbulent history that triggered two world wars. A widespread and high level of education and an ingrained sense of ethics and human values are imperative; otherwise, reforms will be open to abuse and even the intentions of “reformists” will be suspect.
 
In closing, I should mention two Swiss cities whose names are indelibly linked with Turkey’s hard won independence. At Lausanne, after the culmination of more than three years of war, the Turkish delegation headed by İsmet İnönü (redirect to footnote 4) managed to wrest full sovereignity from the reluctant Allies in the name of the Parliamentary Government in Ankara (the Treaty of Lausanne, July 24th, 1923)[27]. Turkey only regained full control of the Straits (the Dardanelles and the Bosphorus, with the Sea of Marmara between, joining the Black Sea to the Mediterranean) thırteen years after Lausanne, with the Treaty of Montreux, July 23rd, 1936.[28]

Medallion minted by "The Swiss Society of Friends of Turkey" to commemorate the signing of the Lausanne Peace Treaty.
(Image from the media.)


[1] As a reminder of the AKP Government’s attitude towards the Republic, see “What I Saw on Republic Day”, 1 Kasım- November 2012.
[2] Syria came under the French occupation after world war I, the French advancing well into Antolia even after the Armistice of Mudros, Sept. 30th, 1918.  During the Turkish war of independence, the French signed a seperate peace with the Ankara government,  the Treaty of Ankara, October 20th, 1921, agreeing to pull out of its Anatolian acquisitions but keeping the province of Hatay as a part of its Syrian possessions.  When the Turkish War of Independence ended with the full independence of the new Turkish state certified by the Treaty of Lausanne, July 24th, 1923, Hatay remained outside of Turkish borders. The eary years of the republic was a period of rapproachment with the west, but when France granted Independence to Syria, leaving  Hatay to the new Syrian state, Turkey objected and demanded a seperate independent status for Hatay. Even as Turkey’s cordial relations with the west continued and flourished, the Turkish government under Atatürk pressed for Hatay. The League of Nations recognized Hatay’s independence in January 27th, 1937, and following elections, the Republic of Hatay was founded on October 12th, 1938, just a month before Ataturk’s death. Hatay joined Turkey on June 30th, 1939.
[3] After Atatürk died on November 10th,1938, the Parliament elected İsmet İnönü as the second President of the Republic, an obvious choice since he had been a close comrade of  Ataturk throughout  the War of Independence, defeating the Greeks twice (January 6-11 1921 and March 23rd to April 1st, 1921) at İnönü, whence his surname. He headed the delegation of the Parliamentary Government of Ankara at peace talks in Lausanne, where Turkey was once again internationally recognized as a sovereign state (Treaty of Lausanne, July 24th, 1923), and with the declaration of the Republic served twice as Prime Minister (October 30th, 1923- November 22nd, 1924,  March 4th 1925- October 25th 1937). 
After 1938, during his Presidency, Turkey managed to stay out of the war, in spite of pressures from both sides. The Nazis bullied the Bulgarians into a puppet position and overran Greece and for a while Turkey was face to face with the power of the Third Reich. Franz von Papen, Ambassador of the Reich to Ankara 1939-44, has spent much effort to coax Turkey into the war against the Allies.
The AKP regime continuously tries to discredit both Ataturk and İnönü, founders of the secular Republic that the fundamentalist AKP wishes to undermine. Speaking to defend his new alcohol restriction laws at a party group meeting on May 28th, 2013, Prime Minister Erdoğan made an unkind allusion to “two drunkards”, apparently referring to Atatürk and İnönü.
[4] One famous Corsican was Napoleon Bonaparte, Emperor of  the French.
[5] Actually, 20 full-cantons and 3 pairs of 2 half-cantons
[6] Less than 40 000 people still speak it.
[8] The United States  of America is perhaps the most famous federation in the world, with absolutely no ethnic reference in the official name- iiterally, states that have united on a continent called America. Each state has its own laws and government, as well as a state flag. However, when thirteen states attempted to secede from this loose Union, the  Federal Government opposed and the result was the American Civil War, 1861-65. The motto of the United States of America is E Pluribus Unum- From Many, One.
"From many, one." And don't even think about splitting up!
[9] Barış ve Demokrasi Partisi, the “Party of Peace and Democracy”. This party fights for cultural and political rights of ethnic Kurdsh citizens, with a barely veiled bid for independence and unification with Northern Iraq as an independent Kurdish state. This is in keeping with the “Greater Middle East Project” of the United States. The BDP always fell short of the %10 threshold which was, unfairly, set up against such “marginal” parties to avoid splintering and keep everything in the mainstream. The BDP candidates entered the elections as independents, circumventing the threshold. There are 29 BDP Members of Parliament today.
[10] Cumhuriyet Halk Partisi, “Republican People’s Party”, and Milliyetçi Hareket Partisi, “National Movement Party”, both with lots of bark but absolutely no bite.
[11] Or 26- see footnote 4.
[12] Nor do they mind that their country is also known as Helvetia. The Helvetes (Helvetii) were a Celtic people who lived in the area even before it became a Roman province, in the 1st century BC. One official name for the Swiss confederation- the fifth after the four official languages-  is the Latin Confederatio Helvetica, abbreviated to CH, familiar to us as the International Vehicle Registration Code of that country., and CHF for Swiss Franks.
[13] Napoleon III was the nephew of the better known Napoleon Bonaparte. Elected president as Louis-Napoleon Bonaparte in the elections of  December 10th, 1848 and not wishing to leave at the end of his term, Louis-Napoleon maneuvered to extend it, managing to have himself crowned emperor on December 2nd, 1852. The elected president turning hereditary emperor might remind persons with a vivid imagination of the imperial dreams of Turkey’s elected prime minister. The crashing finales of the reigns of both Napoleons should serve as a warning to all despots everywhera at all times.
[14] You can take a look at the website of the Panorama museum:
[15] Reporter for BBC Turkish (Çağıl Kasapoğlu) : "On one side I see vehicles and people waiting to be checked, and on the the other, just a few meters away, I see people crossing the border unsupervised, following pathways in the fields."
[16] Turkey’s daring Cyber-Resistance group RedHack has unearthed and published secret documents of the Gendarmerie reporting finds of planned car-bomb attacks. It seems clear that the government was forewarned. The Gendarmerie saw “Al-Qaeda related terrorist groups” behind the planned attacks
The State Prosecutor in Reyhanlı imposed censorship on news coming out of the area; it was lifted by court order on May 16th.. The official AKP view blamed “the opponents of the peace process” with the PKK.  
[17] No navy, of course, though it does have a mercheant fleet on the high seas, patrol boats on the lakes, and some picturesque lake steamers were requisitioned by the army at wartime.
[19] "If you want peace, be prepared for war".
[20] The Turkish military has long been saddled with the blame of the three military “coups” of May 27th, 1960, March 12th 1970, and September 12th 1980., with February 28th 1997 often thrown in as a fourth even though there was nothing to qualify it as a “coup” at all! In truth, the politicians who allowed the situation to deteriorate so far are more to blame, since it falls on them to run the country smoothly. The AKP came with an agenda to transform the country from a secular nationalist state looking west into a fundamentalist one with influence on the Muslim world, ready to pass on the wishes of the US in a language the Muslim believers wll find acceptable. The liquidation of all national sentiments among the Turks would also make it easier to have them accept radical changes of character in their own country- including dismemberment- that are required by the Greater Middle East Project. To make such a major transformation- this real “coup d’état”- possible, the intelligentsia as well as the sworn defenders of the secular Republic- the Armed Forces- had to be neutralized.  Plot allgations such as the “Sledgehammer”, and an invented terrorist organization called Ergenekon, planted evidence, denouncements by e-mail and telephone have kept the best of the nation behind bars for years.  For Ergenekon see: “The Flag and the Ribbon”, 30 May-Mayıs 2012, “FadedGlory”, 28 October- Ekim 2012, “Silivri”, 18 December-Aralık 2012, “Being aHero” , 17 January-Ocak 2013,  "The Dardanelles Broken Through", 19 March-Mart 2013, for “Sledgehammer” (Balyoz) see: “TheSledgehammer”, 6 September-Eylül 2013, “’Sledgehammer’ Verdicts”, 22 September- Eylül 2012, “Reacting to the ‘Sledgehammer’ Verdicts”,  26 September-Eylül 2012,  “Now It’s OurShift”, 6 November-Kasım 2012, “Hammering the Sledgehammer”, 5 February- Şubat 2013, “Makes You Want to Scream”, 12 February-Şubat 2013, and “Devouring his OwnChildren”, for the “Adultery and Espionage” trials, see “Adultery and Espionage”, 28 April- Nisan 2013, “Patriot vs. Patriots”, 24 January- Ocak 2013, for the “28th of February" trials see   See: “A Turban by AnyOther Name”, 16 July- Temmuz 2012, and “Ataturk Out of Time”,  2 March- Mart 2013.
The Ergenekon trials are still not concluded with people in custody for up to six years. On July 4th, 2013, the Constitutional Court ruled that the period of detention without a verdict could not exceed 5 years at the most. This would not mean acquittal, the defendants would still be called to stand trial and there would be restrictions on their mobility but they would be allowed  to go home and be free to go about - this had indeed been appliead to a portion of the many defendants. Many Ergenekon defendants have been held behind bars for longer than  five years, but the judges still refuse to release them. The Constitutional Court verdict allows one year to put its ruling into effect and the Ergenekon judges seem intent on using this period to the full. In the meantime, it is almost certain that they will head off the ruling by passing the sentences- something they can’t quite bring themselves to do because of the opposition to their  manifestly unfair practices. See:  “Silivri”, 18 December-Aralık 2012, “Being aHero”, 17 January- Ocak 2013, “Silivri, 18-02-2013”, 25 February –Şubat 2013, “To Silivri Again”, 29 March- Mart 2013,  and “Provocation:Silivri, April 8th”, 13 April-Nisan 2013. Concientious citizens have been called again to the trials at the Silivri prison complex on August 5th.
On July 13th the AKP, with the obvious support of the BDP and the inexplicable collusion of some CHP and MHP members of parliament changed clause 35 of the “Interior Sevice Law” (İç Hizmet Kanunu) of the Armed Forces. The Turkish Armed Forces are no longer entrusted with defending the country against “internal threats.” This not only disqualifies the army as a bulwark against militant PKK actions, but gives the AKP an even freer hand in doing what it wishes with the Republic, including liquidating it.
Those convicted at the conclusion of the  “Sledgehammer” (Balyoz) “conspiracy” trials have brought their cases to the Supreme Court of Appeals (Yargıtay) which is viewing their cases at the time I am writing these. Supporters of the "Sledgehammer" convicts have been gathering before the Court of Appeals to express their feelings.
[22] See “April 23rd and the National Center”, 2 May- Mayıs 2013.
[23] Though there is much suspicion of foul play in the Turkish ballots.
[24] The signatories must be citizens eligible to vote.
[25] The “Romero House” is a historic building in Lucerne, used as a hotel. The news item is from the Luzerner Zettung.
[26] For the “Promenade Park” (Gezi Parkı) uprising see:  “Taksim Promenade Park”, 31 May-Mayıs 2013, “Everywhere is Taksim”, 2 June-Haziran 2013, “Promenade ParkUprising, Continued”, 5 June- Haziran 2013, “The Western Front”, 11 June-Haziran 2013, “A Correspondence”, 11  June- Haziran 2013, “Saturday in the Park”, 17 June-Haziran 2013, for the Urban Renovation Scheme see footnote 5 of “Remembering a Dead Journalist”, 2 February-Şubat 2013,  "A Fine Audience", 7 March-Mart 2013, for the 4+4+4 educational system see footnote 5 of “A Letter to the American People”, 4 July-Temmuz 2013.:
[27] The defunct government of the Sultan in Istanbul was also invited. The negotiators for the allies probably hoped to play the one against the other. The last Ottoman Grand Vizir, Ahmed Tevfik Pasha, bowed out of the negotiations, giving the Ankara Government full negotiating powers. An interesting footnote is that the Grand Vizir’s wife was Swiss born Elisabeth Tschumi, from the village of Wolfisberg in the Canton of Bern.
[28] Two squares in İzmir, Lozan and Montrö, commemorate the treaties.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder