2 Şubat 2016 Salı

"İŞİD" YA DA "DAEŞ"- ABOUT "ISIL" OR "ISIS" OR "DAESH"

TÜRKÇE (For English please scroll down.)

Uzun zamandır yeni bir makâle yayınlamadım- yazmış olduklarımı tamamlayamıyorum. Sıkıldım, içim daraldı ve kendi asıl ilgi alanıma dönmek, ona vakit ayırmak istiyorum. 1915 hakkında hazırladığım ve 2015 içinde yayınlamak istediğim bir makale bitmemiş vaziyette bekliyor. En son Em. Tuğamiral Türker Ertürk'ün savunmasını yayınlamıştım, kendi isteğiyle. (Bkz. "Emekli Tuğamrl Ertürk'ün Savunması", 13 Mayıs 2015). 



Çok takdir ettiğim Em.Tuğamiral Ertürk 2014 Cumhuriyet Bayramı akşamı Bağdat Caddesi Forumu'nda, hem hükümeti hem de muhalefeti eleştiriyor. 
(Görüntü kendi objektifimden.)
 
Bugün de Amiral Ertürk'ün günümüzde çok adı geçen İşid, ya da son zamanlarda tercih edilen adıyla Da hakkındaki görüşlerini paylaşmayı uygun gördüm.
(İlk Kurşun gazetesi, 23 Ocak 2016, aynı zamanda bkz.

MİSYONU BİTMEDEN ASLA 

Arapça kısaltması DAESH (Dawlat al-İslamiyah f’al-Iraq wa belaad al-Sham), Türkçe okunuşu ile DAEŞ, İngilizcesi ile ISIL (Islamic State of Irak and The Levant) ve Türkçesi ile IŞİD (Irak Şam İslam Devleti); devlet olma iddiası bulunan bir örgüt. Hem de ne örgüt! Adeta bir süper güç!

İsminden de anlaşılacağı gibi IŞİD’in amacı; Irak ve Şam coğrafyası üzerinde ‘Sünni – Selefi bir İslam Devleti’ kurmak. Buradaki Şam; Suriye’nin başkenti olan Şam değil. Bugünkü Suriye, Lübnan, Ürdün ve İsrail’i içine alan coğrafyanın adıdır Şam. Zaten Osmanlı’da da bu bölgenin adı Şam’dı. Bizim Şam dediğimiz başkentin Arapça adı Dımaşk, uluslararası alanda bilinen adı ise Damascus’tur. Sanırım bizden başka bu şehre Şam diyen yok. 

Yedi Düvele Meydan Okuyor 

Bugün itibarıyla IŞİD; Irak ve Suriye merkezi güçleriyle, ABD, Rusya, Fransa, Türkiye, İran, Ürdün, Suudi Arabistan, Hizbullah, PKK ve PYD dahil, herkesle savaşıyor ama sırtı yere getirilemiyor. Gerçekten, yedi düvele meydan okuyor. Hatta, küresel güç olma yolunda. Artık Afrika’da, Kafkasya’da, Avrupa’da ve Asya-Pasifik bölgesinde, Endonezya ve Malezya’da var ve operasyon yapıyor.
IŞİD’in de aralarında bulunduğu radikal İslami örgütlerin temeli, 1980’li yılların başlarına ve Afganistan’a uzanır. Sovyetler Birliği; Afganistan’daki Marksist hükümetin daveti üzerine, 24 Aralık 1979’da bu ülkeye girer. Soğuk Savaş (1947-1990) sürmektedir ve nükleer dehşet dengesi vardır. Bu yüzden ABD; direkt olarak değil, vekilleri vasıtası ile Sovyetler Birliği’ne savaş açar. İslamcı Mücahitlere ve El Kaide’ye silah, cephane, eğitim ve lojistik de dahil her türlü imkan sunulur. Afganistan’ın komşusu Pakistan, ileri üs olarak kullanılır. Bu süreçte İslam radikalleştirilir. Çünkü; radikalleşen mücahit, ölmeye ve öldürmeye daha kolay motive olur. Ölümü cennete ulaşmak olarak gören ve ölümden korkmayan savaşçı ile savaşmak gerçekten zordur. 

Sylvester’a Namaz Kıldırdılar

Afganistan’da, Sovyetler Birliği’ne karşı yapılan vekalet savaşı, tam olarak 9 yıl sürdü. Savaş sırasında psikolojik operasyon kapsamında çekilen bir filmde Hollywood; aktör Sylvester Stallone’ye Tora Bora dağlarında namaz bile kıldırdı. Sonunda Sovyetler Birliği; verdiği büyük kayıplar nedeniyle, Mihail Gorbaçov döneminde, 1989’da Afganistan’dan tamamen çekildi. Sovyetler Birliği, Afganistan’da 15 bin ölü verdi. Bu savaş bardağı taşıran son damla olarak; Sovyetler Birliği’nin sonunu da getirdi, iflas ettirdi ve çözülmesine neden oldu. 

Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra gelen canım cicim ayları 10 yıl sürdü. Artık dünya tek kutuplu hale gelmişti ve tek süper güç vardı. Bu düzenin sonsuza kadar devamı isteniyordu. Bu maksatla; hegemonyaya direnen güçler ezilecek, dünyanın merkezi konumunda bulunan ve enerji bakımından zengin olan Ortadoğu, siyasi haritası ve rejimleri ile yeniden dizayn edilmek üzere istikrarsızlaştırılacaktı. 

Canım Cicim Yılları 

Ayrıca; küresel güç olma potansiyeli olan Çin ve Rusya, aynen Sovyetler Birliği’ne uygulanan yöntemlerle çökertilecekti. Bu yöntemler; kuşatma, çevresini ve içini istikrarsızlaştırma, silahlanma yarışına sokarak kaynakları verimsiz alanlarda tükettirme ve masraflı askeri operasyonların içine çekme olarak özetlenebilir. Diğer taraftan; yeni dönemin düşmanı, komünizm yerine artık ‘Radikal İslam’dı. Düşman olmadan, Batı ve NATO bir arada tutulamazdı. 

‘Canım Cicim Yılları’ olan 10 yıl bizim için, hatta dünyanın çok büyük bir bölümü için “lay lay lom” ile geçerken, ‘Okyanusun Ötesi’; Sovyetler Birliği’nin çökme faraziyesine göre, daha önce hazırladığı planların üzerinde çalıştı, bazılarını revize etti ve 11 Eylül 2001 saldırısından sonra düğmeye bastı. 

Misyonu Bitmeden İşini Bitirmezler 

Bugün itibarıyla; yaklaşık 14,5 yıldır, zaman zaman hafifleyen ve sertleşen III. Küresel Savaş’ın içindeyiz. Bu savaşta; top, tüfek, tank, füze, savaş uçağı ve harp gemisi var ama asli unsur değil. Bu savaşta; psikolojik harekât, toplumsal mühendislik, medya operasyonları, ekonomik manipülasyonlar, STK’lar, terör örgütleri, siyasi partilerin lider ve yöneticileri asli unsur olmuştur. Bu nedenle; ülkeniz işgal edildiği halde, kendinizi hür ve bağımsız zannedebilirsiniz. 

Şimdi anlatabildik mi; IŞİD niye bu kadar güçlü, her yerde var ve yedi düvele meydan okuyor? Çünkü, arkasındaki güçlü! Misyonu bitmeden, asla işini bitirmezler. 

Sınırlarımızın ötesinde yaşanan ve sık sık bu tarafa taşan dehşet ve oralardan kaçıp ülkemizden geçerek daha iyi bir gelecek ümidiyle istenmedikleri diyarlara ulaşmak için canlarını ortaya koyan insanlar bizi derinden etkiliyor. Bu seneki yeni yıl resmimizi bu duygularla yaptık.
We our deeply disturbed by the horror just beyond our borders, frequently spilling over, and the plight of terrified refugees fleeing through our land towards countries that don't want them, frequently losing their lives in quest of a decent future. We decided to express our feelings in our new year's greeting this year.

ENGLISH

It has been a long time since I last published an article; I feel emotionnally run down, burned out. An ambitious article about 1915 which I wanted to publish in 2015 remains incomplete. I want to spend more time on my personal interests. My last published article was concerning the defence in court of retired Admiral Türker Ertürk, which I published as is, as he himself requested, way back in May. (See: "The Defense of Ret. Admiral Ertürk", 13 Mayıs-May 2015.) 

Ret.Admiral Türker Ertürk letting both the government and the opposition have it at the Bağdat Street Forum on the evening of Republic Day (October 29th) 2014.
(Image from my own camera.)  

I decided to publish today the admiral's views on ISIS, or ISIL, or DAESH, as it appeared in the newspaper İlk Kurşun on January 23rd, 2016. It can also be found on the net follolwing this link: http://www.ilk-kursun.com/haber/249169/turker-erturk-misyonu-bitmeden-asla/ 

NOT UNTIL IT'S MISSION IS OVER

The Arabic abbreviation is DAESH (Dawlat al-İslamiyah f’al-Iraq wa belaad al-Sham), known as İŞİD in Turkish and ISIL in English: this is an organization that claims to be a state. And what a state! Practically a superpower.

As the name indicates, this organization aims to establish a 
'Sunnite- salafi  Islamic state'. The word Sham, which we use for Damascus in Turkish, applies here to the entire geography covering Lebanon, Syria, Jordan and Israel. Indeed, this whole area was known as Sham in the Ottoman era; the capital we call Şam in our language is known as Dmashk to the Arabs, an Damascus internationally. I believe we are the only ones to call the city Şam.

Challenging the Powers of the World

At the time of writing ISIL is at war with everybody including the cental governments of Iraq and Syria, the United States, Russia, France, Turkey, Iran, Joran, Saudi Arabia, Hizbullah, the PKK and the PYD, but somehow, cannot be overcome. It is truly challenging the great powers of the world, and is well on its way towards becoming a global power in its own right. Now it is conducting operations in Africa, the Caucasus, Europe, and the Asia-Pacific area, including Indonesia and Malaysia.

The roots of radical Islamic organizations go back to the early 80's, to Afghanistan. Following an appeal by the Marxist government of the time the Soviets entered that country on December 24th 1979. invited by the Marxist government of the time. The Cold War (1947-1990) was still going on, held in equilibrium by the terror of nuclear threat. To avoid direct conflict, the US chose to combat the Soviets through proxy fighters. Islamic militants and Al Qaeda were provied with all sorts of support, be it arms, ammunition, training, or logistics. Pakistan, being Afghanistan's neighbor, became the forward base of the operation. In this process, Islam was radicalized, because a radicalized fighter can be more easily motivated to kill and die. It is truly difficult to combat someone who has sees death as a means of attainig heaven and has therefore become immune to fear.

They Had Sylvester Preform Ritual Muslim Prayer

The proxy war in Afghanistan waged against the Soviet Union stretched for a full nine years. A film made as part of a psychological operation during the war during the war even had Hollywood actor Sylvester Stallone preform ritual Muslim prayer up in the Tora Bora mountains. Excessive losses finally moved the USSR to give up the fight, retreating fully in 1989, in the Gorbachev era. Soviet casualities in Afghanistan had by then reached  Union suffered 15000. This was the proverbial straw that broke the camel's back, bringig about the end of the Soviet Union, causing its bankruptcy and disintegration.

The honeymoon that followed the end of the Cold War lasted 10 years. The world had become unipolar, with just one superpower. It was considered desirable to make this a permanent condition. Therefore all resistance to this hegemony had to be crushed and the pivotal Middle East region, rich in sources of energy, had to be destabilized, its maps rearranged, its regimes redesigned.

The Honeymoon Years

Meanwhile China and Russia, potentially new global powers, would have to be driven to collapse through methods identical to those that had been applised to the USSR. These methods can be summarized thus: besieging, destabilization both within and along their frontiers, exhausting their resources by forcing them into an arms race and luring them into costly military operations. 'Radical Islam' would henceforth supply the age with a new enemy, to replace communism. It would not be possible to keep NATO and the West together without a common enemy.

While the honeymoon years were years of "la dee dah" for us, and indeed for the rest of the world, but beyond the ocean, they were developing and revising plans once made in anticipation of the Soviet collapse, and following the attack of September 11th 2001, they pressed the button.

They Won't Finish It Off Until its Mission is Done

The IIIrd Global War has been going on for close on to 14.5 years with ebbs and flows. Artillery, rifles, tanks, missiles, fighter planes and battleships figure as before, but they are no longer the main tools. The dominating tools of this war are psychological operations, social engineering, media operations, economic manipulation, non-governmental organizations, terror organizations, and the leadership of political parties. Hence you might experience a delusion of freedom and independence even though your country is effectively under occupation.

Now have we been able to explain to you why ISIL is so strong, how it is able to challenge the world powers everywhere? It's because hidden behind there is a power supporting it! They will never finish it off until its mission is done. 

With my respects. 

13 Mayıs 2015 Çarşamba

EM. TUĞAMRL ERTÜRK'ÜN SAVUNMASI- THE DEFENSE OF RET. ADMIRAL TÜRKER ERTÜRK

TÜRKÇE (For English please scroll down.)

Hem hükümeti, hem muhalefeti sert eleştirileriyle tanınan Emm. Tuğamiral Türker Ertürk, 31 mayıs 2014'te Tekirdağ'daki Sessiz Çığlık eyleminde yaptığı konuşmada o
Ertürk üniformasını çıkartmadan önce.
zamanki başbakan Tayyip Erdoğan'a "diktatör" dediği için hakkında dava açılmış, dava sonunda 11 ay 20 gün ceza almış, bu ceza ertelenmiştir. Aşağıda savunmasının tam metnini veriyorum.


2010 yılında Tuğamiral rütbesindeyken istifa ederek mesleğimden ayrıldım. Ayrılmamın nedeni, bugün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından da sıkça söylenen ama zamanında "savcısıyım ve arkasındayım" dediği kumpas operasyonlarıydı. 

Kumpas, en başta Deniz Kuvvetlerini ve onun subay kaynağını oluşturan Deniz Harp Okulu’nu hedef alan esas itibarıyla Türk Silahlı Kuvvetlerini itibarsızlaştırmaya, bir bölümünü içeri atarak ve tasfiye ederek geri kalanını sindirmek maksadıyla yapılan operasyonlar manzumesiydi. 
İşte bu operasyonlar sırasında 2008-2010 tarihleri arasında Deniz Harp Okulu Komutanı olarak kumpasın merkezinde görev yaptım. 

İstifa ettiğim 2010’dan beri gazetecilik yapmaktayım. Aydınlık Gazetesi ile İngiltere, Fransa, Amerika, İsveç, Danimarka, Almanya ve Türkiye’de yayın yapan 20’yi aşkın gazete ve internet sitesinde yazılarım yayınlanmaktadır. Bu süre içinde çok sayıda yerli ve yabancı çeşitli televizyon ve radyo programlarına katıldım. 

Ayrıca yine bu süre içinde 55 bin kilometre yol yaparak Türkiye’de ve Türklerin yoğun yaşadığı yabancı ülkelerde, siyaset, güvenlik, denizcilik, strateji, jeopolitik, “sözde Ermeni soykırımı”, Atatürk ve Türk Devrimleri konularında 270 konferans ve panele konuşmacı olarak katıldım. 271’inci konferansımı 5 Mayıs 2015 Salı günü İzmit’te Türk Ocağı’nda “Türkiye Nereye Gidiyor?“ konusunda vereceğim.
Gazeteciliğimin yanında aktif olarak 2010’dan beri siyasetle uğraşmaktayım. 31.05.2014 tarihinde Tekirdağ’da konuşma yaptığım esnada CHP üyesiydim. Sonuç olarak söylemek gerekirse sıradan bir yurttaş ve seçmen olmanın yanında aktif bir gazeteci ve siyasetçiyim. 

Kumpas ile yaratılan ihanete, haksızlığa, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı yapılan düşmanlığa, gayri hukuki bir biçimde zindanlara atılan askerlere sahip çıkmak ve toplumsal farkındalık sağlayabilmek için her hafta cumartesi günleri saat 13 00’de ülke genelinde yapılan “Sessiz Çığlık” eylemlerinin yıldönümünde konuşma yapmak için davet üzerine Tekirdağ’a gelmiştim. 

Konuşmam sırasında o tarihte Başbakan olan Erdoğan’a hakaret etmedim. Konuşmamda hakaret kastım asla olmamıştır. Sadece ülkenin mevcut durumu hakkında siyasi bir değerlendirmede bulundum.
Başbakan’a, Cumhurbaşkanı’na hakaret etmedim. Her şeyden önce eğitimim, öğretimim ve devlet terbiyem buna müsait değil. 14 yaşından beri devlet terbiyesi ile büyüdüm. Bir sınıf büyüğüme "Efendim" derim. Devlet hiyerarşisinde onu geçsem ve üstünde olsam dahi! Bir devlet büyüğünü idari ve yönetimsel tasarrufları nedeniyle en acımasız biçimde eleştiririm ama hakaret asla etmem. Nerede nasıl davranılması ve konuşulması gerektiğini iyi bilirim.

Deneyimim ve sicilim bunun delilidir. Ülkemi, hem yurt dışında hem yurt içinde her seviyede temsil ettim. 

31.05.2014 tarihinde Tekirdağ’da “Sessiz Çığlık” eyleminde yaptığım konuşmada bir siyasetçi olarak o zaman Başbakan olan Tayyip Erdoğan’ı eleştirdim ve “Faşist ve Diktatör” olarak niteledim.O gün Gezi Olaylarının da yıldönümüydü. İstanbul’dan Tekirdağ’a giderken gördüğüm manzara tam anlamıyla antidemokratikti ve polis devleti görüntüsü içindeydi. Her noktada polisler ve ellerinde uzun namlulu silahlar vardı. Vapur, metro ve tramvay seferleri iptal edilmiş şehirde adeta sıkıyönetim ilan edilmiş gibiydi. Her taraf polis kaynıyordu! Bu görünüm demokratik ülkelerde rastlanabilecek bir manzara değildi!Bu durumdaki güzergahlardan geçerek Tekirdağ’a geldim ve konuşmamı yaptım. Erdoğan herhangi birisi değildi, o siyasetçiydi! Eleştirilere açık ve dayanıklı olmalıydı. Konuşmam sırasında kullandığım “Faşist ve Diktatör” ifadeleri bir siyasetçi ve gazeteci olarak yaptığım değerlendirmelerimdi.  

Sözlükler, Faşist kelimesini “sadece kendi düşüncesinin doğru olduğuna inanan ve diğer insanların düşüncesine saygı göstermeyen hatta insanları da kendi gibi düşünmeye zorlayana denir” olarak açıklamaktadır. Ben bu bağlamda Başbakan Erdoğan’ın idari tasarruflarını eleştirdim ve niteledim.

Erdoğan yaptığı konuşmalarda sık sık yargıyı faaliyetleri için sorun olarak görüyor “yargı bize engel olmazsa” daha iyi hizmet yapacağını söylüyor. Ayrıca demokrasinin olmaz ise olmazı olan kuvvetler ayrımını kıyasıya eleştiriyor. Hangi demokratik ülkenin bir siyasisi veya üst düzey yöneticisi yargıyı icraatlarına engel olarak görebilir ve kuvvetler ayrımına itiraz edebilir?

Erdoğan başkan olmak ve tüm yetkileri kendinde toplamak istiyor. Ama dünyadaki örnekleri gibi değil, bize has olsun istiyor. Demokratik ülkelerde, mesela ABD’de başkanlık sisteminin kontrol ve denetleme mekanizmaları vardır. Bunların en önemlisi keskin kuvvetler ayrımı, çift meclis ve yüksek yargıdır. Fakat Erdoğan bunlar olmadan başkanlık sistemi istiyor. Bunun adı dünyanın her tarafında siz kabul etseniz de etmeseniz de diktatörlüktür. Ben bu görüşleri ve eylemleri nedeniyle “Diktatör” dedim. Hakaret kastim asla olmamıştır.

Dünyanın saygın dergilerinden, The Economist, demokrasi endeksinde belli kriterler üzerinden yapılan değerlendirmede “Türkiye’nin hızla otoriter rejime doğru yol aldığını” sonucuna ulaşmış ve Türkiye’yi endekste Kenya ve Uganda’dan sonra 98’inci sıraya yerleştirmiş. Dergi yazısında “Erdoğan’ın 2014’te Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi Türkiye’nin demokratik kurumları için yeni bir tehdit ortaya koydu” diyor. The Economist’i suçlayabilir ve beğenmeyebilirsiniz ama bu örnekler çok! 

2013’de Amerika’da Georgetown Üniversitesi’nde konferans veren Emine Erdoğan’a “Diktatörlüğün Psikolojisi” adlı kitap hediye edildi. Bunun bir anlamı var! Türkiye’deki otoriterliğe ve diktatörlüğe doğru gidişe bir uyarı niteliğinde. Kitabın yazarı İranlı Profesör Fathali Moghaddam ile yapılan mülakat bunu doğruluyor. 

Erdoğan “taraf olmayan bertaraf olur” diyor, “demokrasi bizi istediğimiz istasyona getirecek bir trendir” diyor. Bu söylemlerin demokratik geleneklere uygun olmadığını düşünüyorum. 

Başbakan Erdoğan 25 Haziran 2013 tarihinde AKP Grup toplantısında “Parti Genel Merkezindeki Milli Şefin fotoğrafına, Dersim katliamının mimarı Milli Şeflerine baksınlar. İşte orada faşist diktatörü görürler” diyor. Sanırım burada Erdoğan İstiklal Savaşı kahramanı, Atatürk’ün en yakın silah arkadaşı ve 2. Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’ye hakaret etmek istemiyor, siyasi eleştiri yapıyor. 

23 Kasım 2013 Antalya-Demre konuşmasında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Erdoğan’a “Diktatör” diyor ve “Yasaklar her tarafı sardı. Yasaklarla, demokrasiyle gelen şahsiyet diktatör olma yolunda kıvrılıyor” diyerek devam ediyor.

Erdoğan bu sefer, 15 Temmuz 2014’de Ana Muhalefet Partisi (CHP) Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na “Senden daha güzel diktatör olmaz" diyerek siyasi eleştiri yapıyor. Sanırım yine hakaret kasti yok. 

Tekirdağ’da yaptığım konuşmada gazeteci ve siyasetçi kimliğimle eleştiri hakkını kullandım. Bu benim anayasal hakkım olan ifade özgürlüğümdür. Ayrıca siyasetçi ve gazeteci olarak eleştirdiğim Erdoğan’da siyasetçi olarak bu eleştirilere katlanmak zorunluluğundadır. O sıradan bir yurttaş değildir.

Yargıtay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında siyasetçilerin diğer bireylerden farklı olarak çok sert eleştirilere bile katlanmak zorunda olduğunu söylemektedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 08.07.1986 9815/82 Lingens – Avusturya Kararında; “Bir siyasetçiye yönelik eleştirilerin kabul edilebilir sınırları özel bir şahsa yönelik eleştirilere göre daha geniştir. Bir siyasetçi özel şahıstan farklı olarak her sözünü ve eylemini bilerek ve kaçınılmaz biçimde gazetecilerin ve halkın yakın denetimine açar. Ve bu nedenle, daha geniş bir hoşgörü göstermek zorundadır” diyor. 

AİHM 13.11.2003 39394/98Scharsch – Avusturya Kararında ise; “Nazi terimini kullanmak bu terime yapıştırılan özel damga nedeniyle otomatik olarak hakaret suçundan mahkum edilmeyi haklı kılmadığını düşünmektedir. Bir kişinin siyasi faaliyetlerini ahlaki yönden değerlendirilmesinde uygulanan standartlar ile ceza kanununa göre bir suçun varlığını kanıtlanması için gerekli standartlar farklıdır” diyor. 

İç hukuka gelince İzmir 7. Sulh Ceza Mahkemesi twitter hesabından “Diktatörler istifa etmez devrilirler”, “Avrupa’nın yeni Hitler’i Tayyip” diye yazan Yurt Gazetesi Muhabiri Ahmet Çınar’ı beraat ettirmiştir. Mahkeme, bu davada sanık, Diktatör, demiş olsa bile bu sözün suç teşkil etmediği yolunda hüküm vermiştir.

Bir yöneticiye “kötü yönettiğini” ve “tiran” olduğunu söylemek yargılama konusu olamaz, eleştiridir.
 
Tekirdağ konuşmamda 24 Nisan’ı çok yakında idrak etmiş olmamız ve gelecek 24 Nisan’da da 100’üncü yıldönümünü idrak edecek olmamız nedeniyle sözde Ermeni soykırımı konusuna girilmiş, bu suçlamanın emperyalist bir yalan olduğu ifade edilmiştir. 

Konuşmam sırasında “bizim atalarımız böyle bir şerefsizlik yapmadı, onların atalarını bilemem” derken, sözde Ermeni soykırımı konusunda Türkiye’nin Osmanlı dönemi dahil atalarımızın böyle bir suçu işlemediğini ve atalarımızın savunulması gerektiği ifade edilmek istenmiş ve bu konuda yeterli gayreti gösterilmediği vurgulanmıştır. Bu ifadede Erdoğan’a atfen bir söylemde bulunmadığım gibi özel hiçbir şahıs hedeflenmemiş, bu sözde soykırım iftirasını destekleyenler kastedilmiştir. Burada da siyaseten bir eleştiri yapılmış, hakaret edilmemiştir. 

18’inci yüzyılda bir Alman köylüsü, Alman İmparatoru Büyük Frederik’e meydan okuyor, arazisini vermiyor, “gitsin sarayını başka yere yapsın” diyor ve korkmuyor. Çünkü Alman yargısına güveniyor ve “Berlin’de hakimler var” diyor. Ben de her şeye rağmen Türkiye’de hukuk var, hakimler var diyorum, demek istiyorum. 

Günümüze ulaşan ve hukuk tarihinde kara leke mahiyetinde ki kayıtlara göre, Eski Yunan'dan bu güne kadar, düşünenler, düşüncelerini açıklayanlar ve ülkeyi yönetenleri eleştiren aydınlar, her dönemde suçlanmış, yargılanmış, çeşitli cezalara çarptırılmıştır. Hatta Sokrates, Atina Şehrinin tanrılarına inanmadığı ve onları eleştirdiği için yargılanmış ve baldıran zehri ile yaşamına son verilmiştir. 

Tabii ki, Sokrates değilim! Ama ben de bugün ülkemizi yönetenlerin başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere iyi yönetmediğini ve Türkiye’yi felakete doğru sürüklediklerini “testi kırılmadan” söylemeye çalışanlardan sadece birisiyim ve onu en acımasız biçimde eleştiriyorum. Çünkü bu ülkeme ve evlatlarıma karşı sorumluluğumdur. 

Ancak günümüzde ki yöneticiler Sokrates dönemi yöneticileri gibi, tahammülden, hoşgörüden yoksun ve farklı düşüncelere açık olmasalar da, çok şükür, ne yasalar Sokrates dönemi yasalarıdır, ne de yargıçlar Sokrates dönemi yargıçlarıdır. 

Bu nedenle mahkemenize ve adalete olan güvenimi belirterek, gerek AHİM müktesebatını dikkate alarak, gerekse Türk mahkemelerinin benzer sözleri kullanan, gazetecilerle ilgili davalarda ki bağlayıcı içtihatları örnek alarak, Siyasetçi ve Gazeteci olmam itibarıyla sözlerimi hakaret maksatlı olmayıp, düşünce ve eleştiri özgürlüğü çerçevesinde söylediğimi göz önünde bulundurmanızı ve bu şekilde değerlendirilmesini yüce takdirlerinize sunuyor ve beraatımı talep ediyorum.



ENGLISH

Ertürk when still in uniform.
Rear-Admiral Türker Ertürk was Commander of the Military Academies when he felt compelled to resign in reaction to the government-backed operations to discredit and dismantle the Armed Forces (2010). Through underhanded means like false witnesses, anonymous denouncements, and planted evidence, hundreds of military men (and one woman, a retired colonel) plus many journalists, academicians and intellectuals were arrested and sentenced to prison in cases known to the world as Ergenekon and "Sledgehammer" (Balyoz), among others. The injustice at the time provoked many citizens to react, and myself to start this blog. A shamefully subservient press served to keep the reaction contained- until the AKP government overestimated its hold on public opinion and led to the explosive Gezi ("Promenade Park") uprising in June 2013. Going through my earlier entries to this blog will give a reasonable overview.

Ret. Admirel Ertürk has been active in resisting the AKP government's policies, notably in the matter of the victims of the conspiracies. It is largely thanks to efforts of those like him that the frauds have been exposed, even the AKP and the then- Prime minister, now President Tayyip Erdoğan have openly acknowledged that the whole thing was a pack of lies. The irony is that they are now pretending ignorance of the conspiracy, of which they were a part, allowing minions to take the rap. All the inmates convicted through the hoaxes are now free, and some of the minor players who served to put them in have taken their places in the same prison. (The notorious Silivri.) Ret. Admiral Ertürk is still active, loudly proclaiming his opinions everywhere he can, very often in the weekly Silent Scream rallies organized by the imprisoned officers' families. Finally, he was indicted for calling then Prime Minister Erdoğan a "dictator" during the Silent Scream rally in Tekirdağ on May 31st, 2014. 

He was sentenced to 11 months and 20 days. The sentence was deferred, to save it as a threat to keep him in line.

Ret. Admiral Ertürk, whom I have met and admire, has had his defense translated into English and French and asked acquaintances to spread it across the globe as far we can. I have copied and pasted the English text here and I am posting it fortwith, as is.


In 2010 I resigned my military commission as a Rear Admiral and left my profession. I was driven to resign by the false conspiracies against many in the military that are today often mentioned and condoned by President Erdogan, despite his support and backing of those same conspiracies at that time. 

The main conspiracy was an orchestration of actions and events to discredit, predominantly, the Naval Forces and its main source for officers, the Naval Academy. This was done by incarcerating and thereby eliminating some officers while intimidating those remaining free. 


 It is during this time frame between 2008 and 2010 that I served as the Commander of the Naval Academy which found itself at the center of this conspiracy. 

 I have been a journalist since my resignation. My writings have been published in Aydinlik newspaper as well as over 20 other papers and online sites in England, France, the USA, Sweden, Denmark, Germany and Turkey. During this period I have been a guest on many domestic and foreign radio and television programs. During this period I travelled within Turkey and abroad to areas with large Turkish populations.  I logged over 55,000 kilometers to participate in 270 conferences and panels. I spoke on subjects ranging from politics, security, maritime, strategy, geopolitics, the “SO-CALLED Armenian Genocide”, Ataturk and Turkish reforms. I will speak at my 271st conference in Izmit Turkish Center about “Where is Turkey Going” on Tuesday, May 5th 2015.

 Aside from journalism I have also been actively involved in politics since 2010. When I gave a speech in Tekirdag on May 31, 2014 I was a member of the CHP political party. In summary, aside from being a common citizen and voter I have been an active journalist and politician.

 I was invited to Tekirdag as a speaker at the anniversary of the “Silent Scream” events which have been ongoing across the country every Saturday afternoon at 13:00. These events are to bring public awareness to the conspiracy that resulted in the betrayal and injustice to the Turkish Military Forces. It also served as a support group for the numerous military professionals who were unlawfully imprisoned by this conspiracy.

During my speech at Tekirdag I did not insult the then Prime Minister, now President Erdogan. I simply made a political assessment of the current situation in the country. First of all, my education, training and sense of public decency would not allow it. I have been trained since I was 14 in military schools to be a servant of the country. I call my class elders “Sir” even if I have surpassed them and achieved a higher rank within the government hierarchy. I may criticize an elder statesmen and women in the most direct manner for administrative and managerial shortcomings but I would never insult them. I know my place and how I should act or speak as a public figure. My experience and record is evidence of that. I have represented my country at home and abroad with integrity and dignity. 

In the speech I gave as a politician at the “Silent Scream” event in Tekirdag on May 31, 2014, I criticized then Prime Minister Tayyip Erdogan and described him as a fascist and dictator.
  
That day was also the anniversary of the Gezi protests. The scenes I saw on my way from Istanbul to Tekirdag were in every way anti-democratic and the very image of a police state. There were police at every point holding long-barreled weapons. The ferries,  Metro and Tramway were closed. It appeared as if martial law had been declared in the city. Police were swarming everywhere. This was not the image one would see in any democratic country! Passing many scenes similar to these, I arrived in Tekirdag and made my speech. Erdogan was not just any person. He was a politician. As such, he has to be open to criticism and resilient. The terms “fascist” and “dictator” that I used in my speech were my assessment as a journalist and politician. 
  
The Merriam-Webster dictionary defines the word fascist as “one who believes in organizing a society with a government ruled by a dictator who controls the lives of people and forces all to agree with the government.” Within this context I qualified and criticized the prime minister’s administrative shortcomings.
  
Often in his speeches Erdogan describes the judiciary as a problem for his activities and claims that if the “judiciary would not hinder us” he would serve us better. He also fiercely criticizes the separation of powers which is a must in a democracy. What politician or senior administrator of a democratic country would view the judiciary as an obstacle to their accomplishments and wish for the abolishment of the separation of powers?
  
Erdogan wants to be president and collect all power to himself.  He does not want it to be like examples around the world.  He wants them to be special to us. In true Democratic countries, the USA for example, the Presidential system has control and monitoring mechanisms. The most important of these are sharply separated powers, two legislative chambers and the judiciary. But Erdogan wants a presidential system without these. The name of this anywhere in the world whether you accept it or not is dictatorship.  Due to these views and actions like this I called him a dictator. This was never intended to insult. But simply to place the correct definition to his actions and statements. 
  
One of the world’s respected magazines “The Economist” published its democracy index based on assessments of specific criteria. It came to the conclusion that “Turkey is moving fast towards authoritarian regime” and listed Turkey in 98th place behind Kenya and Uganda. The magazine article states “The election of Erdogan as President in 2014 has put forth a new threat to the democratic establishments in Turkey”. You may blame and not like the views of “The Economist” but this is just one of many examples. 
  
In 2013 the book titled “The Psychology of Dictatorship” was given as a gift to Emine Erdogan who was giving a speech at a conference at the Georgetown University in the USA. This means something.  It is a warning about the movement toward authoritarianism and dictatorship in Turkey. An interview with the Iranian author of the book, Prof. Fathali Moghaddam, confirmed this.
  
Erdogan says “those who are not part will be disposed”, “Democracy is a train taking us to the station we want.” I don’t believe that these words match democratic traditions. 
  
Prime Minister Erdogan at an AKP group meeting on June 25, 2013 stated, “They should look at the photo of the National Chief at their party headquarters. They should look at the architect of the Dersim massacres and their National Chief. There they will see a dictator.” I assume Erdogan, in this incident, is not insulting the War of Independence hero, Ataturk’s closest comrade in arms and the 2nd President of Turkey. Rather, he is politically criticizing him.  
  
On November 23, 2013 during an Antalya-Demre speech MHP Chairman Devlet Bahceli used the term “dictator” referencing Erdogan and went on to say “Prohibitions have surrounded us everywhere. The person who came with prohibitions, is pushing democracy towards a dictatorship”.

Then Erdogan on July 15, 2014 criticized the main opposition party (CHP) Chairman Kemal Kilicdaroglu by saying “There couldn’t be a better dictator than you.” I assume there is again no intention of insult here. 
  
In the speech I gave in Tekirdag I used my right to criticize as a journalist and political figure. This is my constitutionally protected right of freedom of expression. Besides Erdogan, whom I criticized as a politician and journalist, has to accept and tolerate these criticisms. He is not a private citizen. 
  
The Supreme Court and the European Court of Human Rights in their decisions have said that politicians differ from ordinary people and have to endure very harsh criticisms. In the European Court of Human Rights (ECHR) 08.07.1986 9815/82 Lingens Decision says: “The acceptable limits of criticism of a politician are much wider than those of a private person. A politician, unlike a private person, opens his every word and action knowingly and inevitably to the close scrutiny of journalists and the public. It is therefore that he has to demonstrate a wider level of tolerance”.
ECHR 13.11.2003 39394/98 Scharsch – Austria decision says: “We believe that using the term Nazi does not automatically make it right to convict someone for defamation of character only because of the special stamp affixed to the term. The standards used in the evaluation of the moral aspects of a person’s political actions are not the same as the standards necessary to prove the existence of a crime under criminal law”.

When we look at domestic law, the Izmir 7th Magistrate Court found the Yurt daily newspaper journalist Ahmet Cinar who tweeted “Dictators do not resign, they are overthrown” and “Europe’s new Hitler, Erdogan” not guilty. The court ruled that even though the defendant in this case said “dictator,” using this word does not constitute a crime. 
  
Telling a leader that he is “leading badly” and a calling him a “tyrant” cannot be a matter for a trial. It is criticism. In my Tekirdag speech, since we had just passed 24 April I spoke that we need to understand 24 April and that the next 24 April we would have to deal with the 100th anniversary of the so-called Armenian Genocide. I stated that such an accusation was an imperialist lie.  
During my speech, when I said that our ancestors did not do such a dishonorable thing, and that I would not know about their ancestors. I was saying that our Turkish ancestors, including those of the Ottoman period, did not commit a crime such as this and that our ancestors needed to be defended. My point was that there is not enough effort on this subject. In this speech there was no reference to Erdogan or any other private person. My statements were referring to those supporting the genocide slander. In my statements on this subject again there is political criticism, but no insult. In the 18th century a German peasant defied the German emperor Frederick the Great by not giving the emperor his land. He says without fear “He should go and build his palace somewhere else” because he trusts the German judicial system and says “There are judges in Berlin”. I, too, despite everything being said, want to say that there is Law and there are judges in Turkey. 
  From the Ancient Greeks to today there have been thinkers who have expressed their thoughts, intellectuals who criticized the rulers of a country who have been accused, convicted and sentenced to various penalties.  Even Socrates was convicted and poisoned with hemlock because he did not believe in the gods of Athens and criticized them. 
  
Of course I am not Socrates! But I also am one of many trying to say, before it is too late, that those who are leading our country today, especially President Erdogan are moving us towards catastrophe.  I am criticizing him in the most straightforward manner because this is my responsibility to my country and my children. 

 However, even though today’s leaders may be lacking in understanding, tolerance and closed to different opinions as were the leaders of Socrates’s time, the laws today are not those of Socrates’s time nor are the judges peers of Socrates. 
  
Therefore by pointing out my faith in your court and the judicial system, by taking into account the ECHR rulings as well as Turkish court rulings using similar language in the rulings of legal cases related to journalists and the precedents they set and by the fact that I am a politician and journalist, I maintain that my words were not intended as an insult. They were uttered within the limits of freedom of thought and expression. I ask for your evaluation of these matters as such and ask for my acquittal. 
  
Respectfully,
Türker Ertürk
Rear Admiral, ret., Turkish Navy
30 April 2015