12 Mart 2014 Çarşamba

DEMİR DAĞ ERİYOR MU NE?

TÜRKÇE
 
7 Mart 2013'te saat 21:00'e doğru eski genelkurmay başkanı Em. Org. İlker Başbuğ Silvri Ceza İnfaz Kurumu'ndan tahliye edildi. AKP-Cemaat bozuşması ve 17 Aralık "yolsuzluk ve rüşvet operasyonu", AKP'yi eski ortağı Cemaat'in yargıç ve savcılarıyla yüzyüze getirmişti. AKP'liler kendi hasımlarını sahte delillerle tutuklayıp uydurma mahkemelerle yargılarken alkışladıkları hakim ve savcıları şimdi kendileri sahtekârlıkla suçlamaya başladılar ve bunu yaparken de isteristemez eski kurbanlarını, yok yere hapsedilen yurtseverleri akladılar. Belki de tuzağa düşürüp mahvetmeye çalıştıkları bu insanlarla yeni ortak düşmana- Cemaate- karşı bir ittifak kurmak istediler, onun için hiçbirşeyden haberleri yokmuş havasını yaratmaya çalıştılar, kandırılmış masumu oynadılar. Cemaat'in "kumpasının" kurbanı olanları kurtarmak için formüller aradılar- sanki gerekirmiş gibi! Birtakım hukuki formüller buldular, kitabına uydurdular, aslında ben de pek anlamadım! Ama önce milletvekili Mustafa Balbay, sonra ağır hasta Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu tahliye edildi, 7 Mart 2014'te de eski genelkurmay başkanı em. org. İlker Başbuğ!

7 Mart 2014 akşamı, Silivri Ceza İnfaz kurumu önü. İlker Başbuğ serbest.
(Görüntü medyadan.)

Emekli olduktan çok sonra, "İnternet Andıcı" davasında tanık olarak dinlenmesi beklenirken kendisi soruşturma kapsamına alınan İlker Başbuğ, 5 Ocak 2012'de yedi saat süren bir sorgunun arkasından geceyarısından sonra  "Ergenekon Terör Örgütü"'nün yöneticisi olma iddiasıyla tutuklanıp Silivri Ceza İnfaz Kampusu'nda hapsedilmişti.  

 Taraf gazetesinin 6 Ocak 2012 tarihli haberi. Bu demokrasi zaferinde Taraf paçavrası kendine de pay biçiyor: İnternette başladı, Mahkemede bitti başlığının altında şöyle yazıyor: "4 Şubat 2009'da ilk kez Taraf'ın ortaya çıkardığı TSK'nın psikolojik amaçlı internet siteleriyle ilgili soruşturmada daha önce tutuklanan karargâhın üst düzey komutanları 'emri o verdi' diyerek amirleri Başbuğ'u işaret etmişti." Taraf yayın ekibi, yazının hemen yanında mevzubahis sayının PSIKOLOJİK SAVAŞ ERGENEKONCUSU başlıklı ön sayfasını yayınlayarak bu kamu hizmetindeki öncü pozisyonlarını perçinliyor.

Hemen altında Ahmet Altan'ın Kum Saati köşesinde Başbuğ ve Uludere başlıklı yazısının başlangıcı şöyle: "Bundan beş yıl önce hayâl bile edilemeyecek bir olay gerçekleşti dün. Eski Genelkurmay Başkanı "andıç" davasından dolayı savcılığa çağırıldı. Suç işleyen ya da suç işlediğinden kuşkulanılan birinin, makamı ve sıfatı ne olursa olsun hukuka hesap vermesi, hukuk karşısında kimsenin ayrıcalığının bulunmaması çok önemli bir gelişme. Demokrasiye doğru ciddi bir adım. Ama yeterli değil." 

Gerçekten de yeterli değilmiş ki tutuklamaların ardı arkası kesilmedi.

İlker Başbuğ Cemaat ve AKP'ye yakın medyanın hedefindeydi (Cemaat ve AKP o zamanlar henüz ayrışmamıştı) ama Taraf ile ilişkisi özeldi. Hatta Taraf ismi bile Genelkurmay ile çekişmeden doğmuş olabilir. Cumhurbaşkanlığı seçim sürecini, Cumhuriyet mitingleriyle AKP'li bir Cumhurbaşkanı'nın köşke çıkmasına engel olmaya çalıştığımız günlere geri dönün. Lâiklik ilkesinin tartışma konusu olmasından rahatsızlık duyan Genelkurmay Başkanlığı 27 Nisan 2007'de internet sitesinden görüşlerini şöyle ifade etmişti:

"Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır." 

(Alıntıdır. Bkz: http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/406623.asp#storyContinues  )

"Taraf" kelimesini cümle içinde farkettiniz, değil mi?

"...Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur..."

Taraf gazetesi bundan 6 buçuk ay sonra 15 Kasım 2007'de "düşünmek taraf olmaktır" sloganıyla yayına başladı

Genelkurmay bildirisi yayınlandığı sırada  Org. İlker Başbuğ Kara Kuvvetleri Komutanıydı.

2007'de Genelkurmay. Soldan sağa oturanlar: Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt, Kara Kuvvetleri Komutanı Org.İlker Başbuğ, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Yener Karahanoğlu, Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Faruk Cömert, Jandarma Genel Komutanı Org. Işık Koşaner. [1]
(Görüntü medyadan.)
 
Org. Başbuğ 2008'de Genelkurmay Başkanı görevine getirildi ve lâikliği savunmak durumunda kaldıkça Cemaat ve AKP basınının hedefi oldu.




Sağda: Taraf, 16 Ekim 2008. 
3 Ekim 2008'de Hakkari Şemdinli'de Aktütün sınır karakoluna 600 kadar PKK militanının açtığı ateşte 15 askerimiz hayatını kaybetmiş, 20si de yaralanmıştı. 8 Ekim 2008 tarihli Taraf, Genelkurmay'ın bu baskından haberdar olduğu hâlde tedbir almadığını iddia etti. Org. Başbuğ 15 Ekim 2008'de çok sert bir cevap verdi.[2]
16 Ekim'de 2008 tarihli Taraf  sağdaki manşetle karşılık verdi.
  Çirkefe taş atma, üstüne sıçrar!

Medya'da silahlı kuvvetleri eleştirme va aşağılama furyasını devamlı göğüslemek durumunda kalan Org. Başbuğ 17 Aralık 2009'da Trabzon'da Oruç Reis fırkateyninden yaptığı  konuşmayla TSK'ya yapılan "psikolojik harekata" karşı tavır koymuştu.[3] Taraf hemen kenar mahalle tarzıyla baskın çıktı:

Taraf, 18 Aralık 2009. Kafes, Ergenekon'la ilişiklendirilen, hristiyan azınlıklara yönelik olduğu iddia edilen bir "eylem planı" düzmecesidir; Hrant Dink ve Zirve Yayınevi cinayetleri bu "plana" atfedilir ve bu "plan" saygın isimlere uzandırılıp o isimler hem kirletilir, hem hapis yoluyla toplumdan uzaklaştırılırlar. Taraf bir yandan genel Kurmay Başkanı kişiiğinde orduya saldırırken bir yandan da komplo söylemini körüklüyor. Ahmet Altan Kum saati köşesine şöyle başlamış: "Medya'nın ne yazacağı, savcıların ne yapacağı Genelkurmay Başkanı'nı hiçilgilendirmez, onu ilgilendiren yönettiği ordunun içinden çıkan cuntalarla darbe planları. Nedense onlara dokunmuyor. O net konuşmuyor ama biz net konuşabiliriz. Bu cuntaları yakalayacak mısın yoksa bu cuntaları koruyacak mısın? Darbe planları yapanları yakalayacak mısın yoksa onları koruyacak mısın?" 
Aynı sayfada 3üncü Ordu Komutanı Saldıray Berk'in Ergenekon düzmecesi kapsamında soruşturmaya çağırılması haberi de var. 

Taraf'ın Türk ordusuna, ve dolayısıyla Cumhuriyet'e indirdiği en muhteşem darbe 20 Ocak 2010'da geldi. Çığıran manşetine göre Türk ordusu darbe yapabilmek için kendi camiini bombalayacak, kendi uçağını düşürecekti.

Taraf, 20 Ocak 2010.
Ahmet Altan'ın Kum Saati köşe yazısı şöyle başlıyor: 
"Askerliği Kaldırın." 
"İş, 'Bizim ordu böyledir canım, kendini memleketin sahibi sanır' dalgacılığının çok ötesine geçmiş durumda. Herhalde hepsi değil ama generallerin büyük çoğunluğu hastalanmış gibi gözüküyor. Nerdeyse her yıl bir darbe planı hazırlıyorlar. Bizim bugün yayınladığımız darbe planı bugüne dek görülenlerin en kapsamlısı, binlerce sayfadan oluşuyor, her aşaması en ince ayrıntısına kadar hazırlanmış..." 

Ve böylece Ergenekon gibi birçok karyeri söndürecek, aileyi bölecek, hatta canlara malolacak Balyoz cadıavı başladı. Balyoz iddialarının nasıl delillere dayandırıldığını görmek için bkz. "Balyoza Balyoz", 6 Şubat 2013.

Bekleneceği gibi, bu çılgın iddialar Genelkurmay Başkanı Başbuğ'u çileden çıkarttı. Başbuğ bu derece ölçüsüz ithamlar savuranlara 25 Ocak 2010'da ekranlardan kürsüye vurarak "'Allah Allah' diye askerine taarruz ettiren, hücum eden bir ordu nasıl Allah'ın evi camiye bomba atmayı düşünür? diye sordu, bu iddiayı yapanları "lânetledi".[4] 

Ertesi gün 26 Ocak'ta Taraf'ın pişkin cevabı hazırdı: "Allah Allah deyip geçti". Ahmet Altan Kum Saati köşesinde şöyle diyor: "Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ 'Balyoz Planıyla' ilgili konuştu ama doğrusu ben ne dediğini anlamadım..."

 Sağda: 26 Ocak 2010 tarihli Taraf'tan.


İlker Başbuğ herşeye rağmen genelkurmay başkanlığı görevini nihayetine erdirebildi. Bunda basının da baskısıyla orduyu geri planda tutmaya razı olmasının, yeni sert çıkışlardan kaçınmasının da rolü vardır.  2009'da ortaya atılan "Bülent Arınç'a süikast teşebbüsü" iddiası kapsamında TSK'nın çok gizli "Kozmik Odası"'nda mahkeme kararıyla arama yapılmıştı ve buna izin verdiği için İlker paşa çok eleştirilmişti. İlker paşa'nın
hapishanede yazdığı Suçlamalara Karşı Gerçekler kitabında yazdığına göre Genelkurmay Başkanlığı arama taleplerini iki defa reddetmiş, üçüncü talep, başbakanlıkta yapılan bir toplantıda yapılan bir değerlendirme sonunda kabul edilmişti.

Solda: İlker Başbuğ kendini Sillivri Özel Görevli Mahkemesi'nde savunmaya tenezzül etmedi, hapishanede yazdığı bu kitapla kendini doğrudan milletine savundu. Kaynak Yayınları, 2014.



İlker Başbuğ 30 Ağustos 2010'da emekli oldu.  Artık ne hükümetin başını ağrıtacak, ne de Taraf gazetesiyle atışacaktı.

17 ay sonra İnternet Andıcı davasında tanık olarak çağrılırken kendini Ergenekon Terör Örgütü'nün başı olma suçlamasıyla hapiste buldu. Türkiye Cumhuriyeti'nde bir genelkurmay başkanı ilk defa hapsediliyordu, hem de terörist suçlamasıyla, ve hem de tescilli hükümlü terörist Abdullah Öcalan saygın siyasi liderliğe terfi ettirilirken! Niçin bu derece provokatif bir harekete gerek görüldü?[6]

Hakimlerin tarafsız olmadığına şahit olduğu andan itibaren aynı hapishanenin içinde olan duruşma salonuna gitmeye bile tenezzül etmedi.

Vikipedi İlker paşanın doğum tarihini 29 Nisan 1943 olarak veriyor, buna göre neredeyse 69 yaşında hapsedilmiş, 71 yaşını doldurmaya yaklaşırken serbest bırakılmıştır. İlker Başbuğ tahliye olunca ne minnettar davrandı, ne yorgun, ne yılgın. Elinde yazılı bir metin yoktu. Medya'ya yaptığı açıklamayı aynen veriyorum, tarihe not düşmek adına  kısaltmadan, cümle düşüklüklerini bile düzeltmeden.

"Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum. 

"6 Ocak 2012 günü hatırlarsınız şöyle demiştim: '26ncı Genelkurmay Başkanı terör örgütü kurmak ve yönetmekle suçlanarak tutuklandı. Takdir yüce Türk Milleti'ne aittir.' Aradan tam 2 sene 2 ay- 26 ay geçti toplam! Bizi bu cezaevinde 26 ay nefret ve intikam duygularıyla hareket edenler burada tuttu. Benim 26 ay hayatımdan çaldılar, benim 26 ay hürriyetimden yoksun bıraktılar. Ama 6 Ocak 2012 günü söylediğim gibi Yüce Türk Milleti oynanan oyunu, iddiaların geçersizliğini, bir genelkurmay başkanının ve bir karargâhının terör örgütü karargâhı ve terör örgütü olarak suçlamanın kabul edilmez bir durum olduğunu, bizlerin darbecilikle hiç bir alakamızın olmadığını yüce Türk Milleti kısa zamanda anladı. İşte ben bugün burada isem yüce milletimin bizlere gösterdiği sevgi ve bizlere verdiği destek sayesinde buradayım. Bu nedenle herşeyden önce burada huzurunuzda yüce Türk milletine en derin şükranlarımı sunuyorum. 

"Bugün benim serbest bırakılmam bir başlangıçtır. Bütün kalbimle ve yüreğimle inanıyorum ki Silivri'de Hasdal'da Sincan'da Maltepe'de benim gibi suçsuz bulunan arkadaşlarım da en kısa zamanda hürriyetlerine kavuşacaklardır. (Metin Feyzioğlu: "Mamak da.") Mamak dahil. (Dışarıdan ses. "Hadımköy") Hadımköy.  (Metin Feyzioğlu: "İzmir.")  Bu gerçekleşmez ise bugün benim serbest kalmam, hürriyetimi kazanmamın hiçbir önemi ve anlamı olmaz. Çünkü, ben ne kadar suçsuz isem bugün geride bıraktığım Tuncer Kılıç paşa, Hurşit Tolon paşa, Bilgin Balanlı paşa, Hasan Iğsız paşa, diğer tarafta Tuncay Özkan'lar ve Doğu Perinçek'ler de benim gibi suçsuzdur. Ayrıca şunu da ifade etmek isterim ki bugün benim serbest bırakılmamda kullanılan gerekçeler hepsi için de geçerlidir.

"Dolayısıyla onların da en yakın zamanda hepsinin bu zindanlarda tutsak tutulan ve son günlerin deyimiyle kumpaslarla burada tutsak tutulanlar mutlaka ve mutlaka en kısa zamanda hürriyetlerine kavuşacaklardır, bundan eminiz bunu hiç bir güç durduramaz! 


"Cezaevi 26 ay! Bu da tarihin garip cilvesi midir ki 26ncı genelkurmay başkanı 26 ay... bu da enteresan! 'Cezaevi ne demek?' derseniz, cezaevi acı, ızdırap, çile çekmek, bu bir gerçek. Ama, bütün samimiyetimle söylüyorum ki bütün bunlara rağmen şu an içimde hiç bir şekilde nefret ve intikam duyguları taşımıyorum. Çünkü inanıyorum ki nefret ve intikam duyguları duyanlar aslında kendilerini de bir felakete sürüklerler. Nefreti, sevgi alt eder. Biz öyle yetiştik. İçimiz sevgi dolu. Aziz milletim, benim ve bütün arkadaşlarımın yürekleri ve elleri tertemiz. Bunun için bütün arkadaşlarımın adına şunu ifade ediyorum, bizim tek bir isteğimiz var: adalet. Ve bu adaletin gerçekleşmesinin elbette takipçisi olacağız. 

"Adalet deyince ne demek istiyorum? Şunu demek istiyorum: Ümraniye'de bulunan bir kaç el bombasından hareket ederek sanal bir 'Ergenekon Terör Örgütü' yaratma projesini kimler planlamıştır? Kimler bunu uygulamıştır? Eğer Türkiye Cumhuriyeti tekrar hukuk devleti olmak durumundaysa bu sorunun cevabı mutlaka bulunmalıdır. Ve bu projeleri yapanlar ve uygulayanlar adil yargılamayla adaletin önüne çıkartılmalıdır. Bunun takipçisi olacağız.

"Danıştay cinayetini sanal 'Ergenekon Terör Örgütü' ile birleştirmek, ilişkilendirmek projesi kime aittir? Kimlere aittir? Bunlar da ortaya dökülmelidir, hesap sorulmalıdır adil şekilde- eğer Türkiye gerçekten hukuk devleti olmak istiyorsa! Teğmen Mehmet Ali Çelebi'ye kumpas kuranlar belli, bunlar cezasız mı kalacak? Asla! Asla! Belli! Teğmen Mehmet Ali'ye kumpas kuranlar mutlaka cezalandırılmalıdır, eğer Türkiye Cumhuriyeti Devleti tekrar hukuk devleti olmak istiyor ise! Hanefi Avcı daha ne kadar içerde tutulacaktır? Yani buna birisi cevap versin. İnsafsızlıktır, ayıptır! Bunu kimler istemektedir? Yeter artık! 


"Değerli sınıf arkadaşım Hurşit Tolon paşa bildiğiniz gibi bir gizli tanığın, sadece bir gizli tanığın ifadesine dayanarak, dayandırılarak menfur Zirve cinayeti ile ilişkilendirilmeyi planlayan, uygulayan güçler kimdir? Ne garip tesadüftür ki bu gizli tanık da aynı Tuncay Güney'e benzemektedir. Belki bilmeyenleriniz var, bu Zirve cinayetiyle Hurşit Tolon Paşa'nın, değerli arkadaşımın tek bir gizli tanık ifadesi...işte bu gizli tanık kimdir? Silahlı kuvvetlerden atılmış bir uzman çavuş, çeşitli nedenlerle. Ve işin garibi bu da Tuncay Güney gibi bir müddet sonra, tabii olabilir insanları şey yapmak yanlış belki ama, bu da hristiyan olur ve papaz olur.  Bu kadar mı tesadüf yani? Bu kadar mı tesadüf? Kimler oynamaktadır bu oyunu? Eğer Türkiye Cumhuriyeti tekrar hukuk devleti olmak yolunda adım atmak istiyorsa bunun da cevabı verilmesi lazım.

"Balyoz davasında 51 numaralı harddisk'in Tübitak dışında başka bir araştırma kurumu bilirkişi tarafından incelenmesi için yırtınılmıştır adeta, niçin bunun önü kesilmiştir? Kimler bunun arkasında? Mutlaka bulunmalıdır, eğer Türkiye Cumhuriyeti Devleti hukuk devleti olmak, tekrar hukuk devletine dönmek istiyor ise. 


"Ve işin en vahimi bugün çeşitli arkadaşlarımız, belki hepsinin ismini burada sayamayacağım, Muzaffer Tekin, Kemal Alemdaroğlu, efendim Levent, Doğan Temel, çeşitli arkadaşlarımız, Serdar Öztürk, bunlar hastadırlar, morale ihtiyaçları vardır. Ama bu hakimlerde vicdan yok. Kim ne derse desin, ben bunların vicdan taşıdığına inanmıyorum. Bu hasta insanların morale en fazla ihtiyaç olduğu anda bunların hala tutukluluk devamını, devam kararı alanlarda, arkadaşlar, vicdan olur mu? Vicdan yok! Be adamlar sizde hiç Allah'tan da mı korku yok? Tabii (Dışarıdan: Levent Gökdaş gözünü kaybetti.) Efendim? (Levent Gökdaş gözünü kaybetti.) Malesef! Çok arkadaşlarımız var.

"Bugün, dün elbette Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde önemli bir olay yaşanmıştır. Dün çıkarılan kanunla bu Özel Yetkili Mahkeme'ler bir çukura gömülmüştür. O çukurdan nasıl çıkacaklar bilmiyorum. Bu Özel Yetkili Mahkemeler'in  bu çukura gömülmesi tabii ki, elbette, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin demokrasi yolunda bir adım ileri gitmesinde büyük bir katkı olmuştur, büyük bir adım olmuştur. Bunun da altını çizmek isterim.

"Son olarak söyleyeceğim şudur: Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhuriyet tarihinin en kritik dönemlerinden birisini yaşamaktadır. Özellikle, yargı alanında, malesef bütünüyle, bütünüyle, altını çiziyorum- tümünü suçlayamayız- bütünüyle ayakta kalan bir tek kurum vardır: Anayasa Mahkemesi! Bu süreçte Anayasa Mahkemesi'nin tarihi bir yükümlülük ve sorumluluk yüklendiğinin bilincindeyim. Umuyorum ve inanıyorum ki Anayasa Mahkemesi bugüne kadar almış olduğu doğru kararlarla tarihe not düşen durumunu bu önümüzdeki zor dönemde de başarı ile sürdürerek Türkiye'nin bir an önce demokrasiye dönmesinde önemli bir rol oynayacaktır. Bu zor günlerde elbette-elbette- bütün milletimiz bizimle bu acıları paylaştı. Elbette! Yakınlarımız ailelerimiz acı çekti ama onların yanında bir de şu anda olduğu gibi iki yanımda bir yerde hocam, Türkiye Barolar Birliği Başkanı sağımda, solumda avukatım İlkay Sezer, avukat kızlarımız, onların bu süreçte bizlere sağladığı katkı için burada bütün Türk Milletinin huzurunda, her zaman bizim yanımızda oldular, her zaman bize destek verdiler, onlara da sonsuz şükranlarımı ve teşekkürlerimi sunuyorum.


"Biz tek birşey istiyoruz.  Adalet istiyoruz. Ve bu adaletin gerçekleşmesi için, görev başında nasıl mücadele ettiysem burada 2 yıl içerisinde nasıl mücadele ettiysem dışarda bulunduğum sürede de aynı şekilde mücadeleme devam edeceğim, ta ki son arkadaş buradan çıkıncaya kadar. Hepinize selam ve saygılar sunuyorum."
https://www.youtube.com/watch?v=Jvm4XtiFzng 

İlker paşa hemen ertesi gün, 8 Mart 2014'de Beşiktaş'taki Sessiz Çığlık eylemine katıldı. Her zaman kibar bir koktaeyl havasında olan etkinlik o gün adam almıyordu, ve o zamana kadar subay ailelerinin bu olgun direnişine rağbet etmeyen basın da kamera bataryalarıyla oradaydı. Paşa'yı ben bir an yakınımdan, bir güruh refakatinde, geçerken görebildim, konuşması sırasında da sesi pek az geliyordu. (Orada sesini en iyi duyuran artık bu işi iyice öğrenmiş olan Nurgül hanım'dır- bkz. "Artık Sessiz Olamayan Çığlık", 3 Ocak 2014; daha iskeleden beri gayet net anlaşılıyordu!). Asıl şahit olduğum halkın sevgi gösterisiydi- arada "Başbuğ cumhurbaşkanı" sloganı da duyuluyordu- cumhurbaşkanlarının eski genelkurmay başkanlarından geldiği döneme bir özlem adeta. Bence yanlış da değildi o uygulama; Türkiye'de büyük ölçüde sembolik ve yetkileri kısıtlı olan bu makam için, Türkiye Cumhuriyeti'ni korumakla görevli kurumun en yüksek makamına kadar çıkmış olan kişinin getirilmesinde yanlış birşey görmüyorum. Cumhurbaşkanı'nın aynı zamanda Silahlı Kuvvetler'in başkomutanı sayılması da daha doğru bir mantığa oturuyordu.

 İlker Başbuğ tahliye olduğunun ertesi günü 8 Mart 2014'te Beşiktaş'ta Sessiz Çığlık eylemine katıldı. Konuşmasını yaptıktan sonra Beşiktaş'tan ayrılmaya çalışırken halk coşkunca tezahürat yaparak arabasını çepeçevre kuşattı.
(Görüntü kendi kameramdan.)

Başbuğ'dan sonra başka tahliyeler bekleniyordu ama adliye hafta sonu tatiline girdi ve beklentiler Pazartesi'ye kaldı. Ulusal Kanal ve Aydınlık gazetesi halkı 10 Mart pazartesi günü Silivri'de hapishanenin önünde toplanmaya çağırdı. Yine uzak şehirlerden otoüsler kaldırıldı. Biz bu sefer kendi arabamızla gittik.

Kalabalıklar eskisi kadar değilse de yine de hatırı sayılırdı; havanın soğuk, yağışlı ve rüzgârlı olması nedeniyle gelenlerin Silivri Nöbet Çadırı bölgesine ve lojmanların girişindeki camiinin önüne doluşup büzüşmüşlerdi, bu da sayıların olduğundan da az görünmesine sebep oluyordu. Gençler soğuğa rağmen halka halinda dizilip orijinal tekerlemelerle halay çektiler. Artık Özel Görevli Mahkemeler kaldırılmış olduğu için kararlar Çağlayan adliyesinde veriliyordu. (Sonradan medyadan duyduğumuza göre Ergenekon hükümlerini vermiş olan Özel Yetkili 13. Ceza Mahkemesi, TBMM'nin kapatma kararına karşı çıkarak, Meclis'in böyle bir yetkisi olmadığını iddia etmiş, fakat bu debelenme boşa gitmiş. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25977993.asp)

 Silivri Ceza İnfaz Kurumu önü, 10 Mart 2014.
Soğuk, yağmur, rüzgâr, sabır!
(Görüntü kendi objektifimden.)

İnsanlar cep telefonlarıyla Çağlayan'dan gelecek haberleri almaya çalışıyordu. Tuncay Özkan ve Levent Göktaş'ın tahliye haberlerinin geldiğini yakınımdaki bir adamdan duydum. Bir ara büyük bir coşku dalgası oldu; kucaklaşanlar, gözyaşları. Doğu Perinçek'in tahliye edildiği haberi gelmişti. Sonra hoparlörlerden gelen bir düzeltme, Perinçek'in dosyasının hâla incelenmekte olduğunu bildirdi. Erken sevinmiştik! Bekleyiş devam etti. Saat 17:00 sularında benim başım dönmeye başladı; sendeliyordum. Soğuk ve nem bana fazla gelmeye başlamıştı. Arabamıza doğru gitmeye başladık Arkamızdan maçta gol atılmışçasına coşkun bir ses yükseldi. Doğu Perinçek tahliye olmuştu.

Doğu Perinçek tahliye olduktan sonra basının önünde, Silivri Ceza İnfaz Kurumu, 10 Mart 2014. Sağında İşçi Partisi Başkan Vekili Hasan Basri Özbey. solunda İşçi Partisi Şişli belediye başkan adayı Ümit Zileli.
(Görüntü medyadan.) 

Tahliyesinden hemen sonra Doğu Perinçek basına şöyle hitab etmiş:

"Milletimizi saygıyla sevgiyle selâmlıyoruz. 

"Bizleri Ergenekon'a hapsettiler, Türkiye'yi bölmek için! Türkiye'yi bölmek için! Ve şimdi Ergenekon'dan çıkıyoruz! Türkiye'yi birleştireceğiz! 

"Bizi Ergenekon'a hapsettiler Cumhuriyet'i yıkmak için, Türkiye'yi şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar, cemaatler ülkesi hâline getirmek için. Şimdi Ergenekon'dan çıkıyoruz, cemaatlerin, tarikatların kökünü kazıyacağız, Cumhuriyet'i ayağa kaldıracağız.

"Önce teşekkür ediyorum, bizim tahliye kararımız 13 Aralık 2012'de, 5 Nisan 2013'te, 5 Ağustos 2013'te burayı, barikatları yıkan fedailerin, öncülerin büyük mücadelesiyle o tahliye kararı verildi. Bizi tahliye ettiren onlardır, Türkiye halkının fedaileridir, öncüleridir.

Şu anda Ergenekon'dan çıktığımız yerdeyiz. Kınından çıkmış bir kılıç gibiyiz. Görevlere hazırız! Görevlere hazırız! 

Bir! Türkiye'yi böldürtmeyeceğiz! Türkiye'yi birleştireceğiz!

İki! Cumhuriyet'i yıktırmayacağız!

'Ergenekon' bizlerin şahıslarını hedef alan bir tertip değil! Hedef Türk milletiydi! Hedef Cumhuriyet'ti! Hedef Atatürk Devrimi'ydi, toplumumuzun çağdaş yaşama özlemleriydi. Ve bu hedefe ulaşmak için iki kurumu hedef aldılar: Türk Silahlı Kuvvetleri ve İşçi Partisi.

"Gazi olduk, bize birşey olmadı, Ergenekon'dan gazi olarak çıkıyoruz. Türk ordusu ve İşçi Partisi olarak Ergenekon'dan gazi olarak çıkıyoruz, ama bizleri hedef alanlar, görüyorsunuz, çürüdüler, dağılıyorlar!

"Onların, Türkiye'yi bölenlerin hükümetini yıkacağız! Buradan ilan ediyorum: Türkiye'yi bölenlerin iktidarını yıkacağız! Türkiye'yi birleştirenlerin iktidarını kuracağız! Cumhuriyet'i yıkanların, Tayyip Erdoğan'ların, Abdullah Gül'lerin iktidarını, Fethullah Gülen'lerin iktidarını, hepsini birden yıkacağız!

"Kınından çıkmış bir kılıç gibiyiz, bir daha söylüyorum! Hazırız, görevlere hazırız. Göreceksiniz Türkiye'miz aydınlıklara, feraha ilerleyecektir, koşullar çok güzel! Suriye'yi bölemediler, Irak'ı bölemediler, İran dimdik ayakta! Ukrayna'da amaçlarına ulaşamadılar, berbat olacaklar! Bu çevre koşullarında özerklikmiş, Türk vatanını bölmekmiş, bu amaçlarına ulaşamayacaklar!

"Koşullar çok elverişlidir, Atatürk Devrimi'ni kesin sonuçlarına ulaştıracağız! Bağımsız, birleşik, çağdaş, halkçı, devrimci Türkiye'yi kuracağız!  Bütün milletimizi kucaklıyoruz. Saygılarımızı, sevgilerimizi sunuyoruz ve milletimize bir kez daha söylüyoruz: bu Ergenekon'lar Balyoz'lar bizlerin şahıslarını hedef almadı, bu milleti hedef aldı. Ve görüyorsunuz, bizim içeri atılmamızla oluşan manzarayı görüyorsunuz: bölünmüş Türkiye manzarası! Dervişler, cemaatler, müritler Türkiye'si manzarası! Bunların hepsinin kökünü kazıyacağız, kökünü kazıyacağız!

"Hepinize sevgiler ve saygılar, bu yağmur altında görev yapıyorsunuz. Çok teşekkür ediyorum, saygılar, sevgiler sunuyorum."
http://video.sozcu.com.tr/izle/x1g2oeg/

Ve tahliyeler sonraki günlerde de devam etti- bir çorap söküğü havasına büründü. 

Ama iyimserlik havasına kendimizi fazlaca kaptıramayız; bu tahliyeler beraat anlamına gelmiyor. Başbuğ müebbet hapise mahkûm edilmişken o hüküm bir şekilde geçersiz sayıldı- ama onun ve diğerlerinin yeniden yargılanmaları mevzubahis!  Bir yandan tahliyeler yapılırken bir yandan yeni tutuklamalar oluyor, devam etmekte olan "casusluk" davaları için subaylar teslim olmaya çağrılıyor- ve babaları başbakan olmadığı için gidip teslim oluyorlar. Bu tahliyelerin gerçekleşmesinde AKP ile Cemaat arasında oluşan çatlağın rolü büyüktür ama ne bir tarafın, ne diğer tarafın birdenbire daha iyi insanlara dönüşüverdiklerine inanmayasınız.


Solda: Bu aileyle 15 Şubat 2014 günündeki Sessiz Çığlık eyleminde tanıştık. Deniz Binbaşı Hakan Çetinkaya, eşi Hatice Çetinkaya, ve oğulları Can. Hakan binbaşı İstanbul Casusluk davası (İzmir'dekinden önce ortaya çıkmıştı) sanıklarındandı ve her an gözaltına alınmak üzere çağırılmayı bekliyordu. Ailece kalan vakitlerini değerlendirmeye çalışıyorlardı. Eylem sırasında binbaşı'nın avukatından haber geldi; çağrılıyordu. Artık teslim olacak, ailesi de, diğer Sessiz Çığlık aileleri gibi, beklemeye geçecekti.
(Görüntü kendi kameramdan.)









Derken 11 Mart Salı günü birşey oldu: Gezi olayları'nın sıcak günlerinde başına gaz fişeği isabet eden 15 yaşındaki Berkin Elvan hastanede 269 gün şuursuz yattıktan
Berkin
sonra hayatını kaybetti. Söylem, o sırada ekmek almak üzere sokağa çıktığı şeklindedir. Polisle gerginlik, Berkin'in durumunun fenalaştığı ve insanların Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi önünde toplanmaya başladığı 10 Mart akşamı başladı. 11 Aralık sabahı hayatını kaybettiği anda bu en son Gezi şehidi, tekrar canlanmak için fırsat bekleyen Gezi ruhunu uyandırdı, Berkin adına gösteri yapanlar polisle çatıştı. 

Berkin hayatını kaybedince hastane önünde olaylar çıktı.
(Görüntü medyadan.)

Ramazan Apaydın isimli bir vatandaş. Bildirildiğine göre Okmeydanı Hastanesine eşini getirmiş ve arbedede yaralanmış. Yanliş yerde, yanlış zamanda! 11 Mart 2014.
(Görüntü medyadan.)

Gezi günleri gibi- Ankara, 11 Mart 2014.
(Görüntü medyadan.)


İstiklâl Caddesi, 11 Mart 2014.
(Görüntü medyadan.) 

12 Mart'ta Berkin'in cenaze töreni için halk Okmeydanı'ndaki cemevinin önünde toplandı ve patlayan olaylar- Gezi günlerini anımsatacak şekilde- her tarafa yayıldı! Arka arkaya yeni yaralanmaların haberi geliyor. Ölenler de var: Tunceli'de polisin gazı bir polis memurunun canını almış, Ahmet Küçüktağ isimli polis memuru gazın etkisiyle kâlp krizi geçirmiş, kaldırıldığı hastanede takılan kâlp piline rağmen kurtarılamamış. İstanbul Okmeydanı'nda bu akşam (12 Mart) tekbir getiren eli sopalı bir grubun saldırısıyla başlayan kavgada Burak Can Karamanoğlu isimli genç hayatını kaybetmiş- haberlere göre başına isabet eden kurşunla! (Ölen polis memuru henüz 30 yaşındaymış, genç ise sadece 22!) Birçok okulda öğrenciler derslere girmedi. Bozuk renkli tazyikli su, nefes kesen gaz, kafalara isabet eden kartuşları, çıkan gözler, tam bir nostalji yaşıyoruz! Geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer! Ama böyle böyle, yavaş yavaş demirden dağ eriyor!


Berkin'in 16 kiloya düşen cılız bedeni taşınıyor, Okmeydanı, 12 Mart 2014.
(Görüntü medyadan.)

E-5'ten Şişli ayrımı, 12 Mart 2014.
(Görüntü medyadan.)

Berkin'in cenaze korteji, Şişli, 12 Mart 2013.
(Görüntü medyadan.)


Solda: 12 Mart 2014'te Aydınlık'ta çıkan bu karikatür Berkin'in ölümünün Ergenekon tahliyelerine rastlamasına şiirsel bir yorum getiriyor.














[1] Meclisteki AKP çoğunluğu Abdullah Gül'ü 28 Ağustos 2007'de cumhurbaşkanlığına getirdi. Genelkurmay başkanı Büyükanıt tavır koymaya teşebbüs etti. 29 Ağustos 2007'de GATA'daki mezuniyet töreninde yeni cumhurbaşkanı Gül'ü selamlamadı,  ama ertesi gün,  30 Ağustos törenlerinde bir müddet tereddütten sonra televizyon kameraları önünde cumhurbaşkanı'nı selamlayarak onu amir olarak tanıdığını dünyaya gösterdi. Bazıları Yaşar Büyükanıt'ın kuvvetli bir duruş sergilememesinin sebebini başbakan Erdoğan'la 4 Mayıs 2007'de Dolmabahçe'de yaptığı gizli görüşmeye dayıyor; orada kendisine yapılan bir şantajla suskunluğunun satın alındığını düşünüyor. İnternette yayınlanan ve "e-muhtıra" adı yakıştırılan bildiriyi kendi kaleme almış olduğunu söylemesine rağmen (32. Gün programında, 4 Mayıs 2009) Büyükanıt Ergenekon ve diğer düzmece davalarının kurbanı olmamıştır. 

Org. İlker Başbuğ 2008'de Genelkurmay Başkanlığı'na getirildi ve 2010'a kadar bu görevde kaldı.

Fotoğraftakilerden Jandarma Genel Komutanı Işık Koşaner, 2008'de Kara Kuvvetleri, 2010'da Genelkurmay Başkanı oldu. Düzmece davalarda yargılanmakta olan subayların durumlarını protesto etmek için  29 Temmuz 2011'de istifa etti.

[2] "... Bir ordunun bu tip saldırılar karşısında, ki bu saldırılar doğru bilgiye dayanmayan, sınırlarını aşan eleştirilerdir, bu tip saldırılar karşısında her ordunun vereceği cevap ve tepki bellidir. Ve bu husus bütün ordular için de geçerlidir. Bu açıdan son sözüm şudur: dolayısıyla herkesi dikkatli olmaya ve doğru yerde bulunmaya davet ediyorum!..." (Alıntı, Balıkesir Astsubay Meslek Okul Komutanlığı'nda, 15 Ekim 2008.) https://www.youtube.com/watch?v=TlCrg5wGGmE


[3] "...Türkiye'de medyanın bir kısmının varoluşlarının temel nedeni gerçeklere ve doğrulara dayanmayan önyargılı ve özel amaçlar taşıyan eleştiriler yaparak Türk Silahlı Kuvvetleri'ni haksız yere hergün gündemde tutmak ve Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhine kampanya yürütmektir. Bunlar aynı zamanda kendilerini demokrasinin savunucusu olarak da göstermektedir...demokrasiyi savunmak için tek çıkar yol, onlar için tek çıkar yol Silahlı Kuvvetler'in karşısında olmaktır- ki Türk Silahlı Kuvvetleri her vesileyle demokrasiye ve hukuk devletinin yanında olduğunu...  ifade etmektedir. İçinde bulunduğumuz bu süreçten rahatsızız. Bu rahatsızlığımızı her vesileyle yetkili ve ilgili makamlara ilettiğimiz gibi yasal olarak yapılması gerekenleri de yapıyoruz. Hem ülkesni, hem milletini sevmek hem de haksız yere Türk Silahlı Kuvvetleri'ne karşı psikolojik harekât yürütmek birarada olamaz. Türk Silahlı Kuvvetleri'ne karşı planlı ve kendi amaçları ve menfaatleri çerçevesinde haksız şekilde psikolojik harekât yürütenlere diyorum ki bulunduğunuz yol, bulunduğunuz yer doğru değildir. Türk milletinin büyük çoğunluğu da ne yaptığınızın farkındadır... Son dönemde meydana gelen her terör olayıyla Türk Silahlı Kuvvetleri'ni ilişkilendirme yönünde çabalar da vardır. Hergün bu çabalara yenisi ilave edilmektedir. Terör olaylarını Türk Silahlı Kuvvetleri'yle ilişkilendirmeyi PKK, PKK destekleyicileri, PKK sempatizanları yapabilir, ancak böyle ilişkilendirmeleri ve bu amaca yönelik imalı konuşmaları siyasiler, akademisyenler ve medya mensupları yapamaz, yapmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti hukuk devletidir. Herşey yasalara uygun olarak yürütülür. Ciddi hukuk devletinde imalı konuşmalara, dedikodulara yer yoktur...  Artık haksız ve mesnetsiz suçlamalara karşı da Türk Silahlı Kuvvetleri sessiz kalamaz...." (Alıntı.) https://www.youtube.com/watch?v=8r_ogx5jtos

[4] "'... Allah Allah' diye asker taarruz ediyor. Ya ben şimdi size soruyorum. Vicdansızlara soruyorum. 'Allah Allah' diye askerine tarruz ettiren, hücum eden bir ordu nasıl Allah'ın evi camiye bomba atmayı düşünür? Vicdansızlıktır! Lânetliyorum bunları! Bu kadar vicdansızlık olur mu? Ben- Çanakkale'de de böyleydi, İstiklâl Savaşı'nda da böyleydi. Bugün de böyle. Bugün de bu ordunun mehmetciği 'Allah Allah' sesleriyle düşmana- eğitim tabii bu, 'Allah Allah' sesleriyle eğitim yapıyor. Talimnamemizde var. Talimnamemizde var. Ya böyle bir ordu, böyle bir ordunun kişileri çıkacak Allah'ın evi camilere bomba atacak, oradaki dini ibadetini yapan kişileri şey yapacak. Lânetliyorum!... Yine bu ordunun kişileri çıkacak kendi uçağını vesaire bilmemne yapacak. Lânetliyorum!.. Türk ordusunun da bir sabrı var!... Bu asker şimdi bölgede elinde silah yine bekliyor bu ülkeyi bu milleti. Siz bu orduyu, tümünü, nasıl böyle itham edersiniz? Hiç mi vicdanınız yok...?"  http://www.dailymotion.com/video/xbzhmr_ilker-basbug-taraf-balyoz-yalani-ve_news

[5] "...27 Aralık 2009 tarihinde, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı “Kozmik Oda”da arama yapmak istedi. Yasa gereği kendisinin yetkisiz olduğu söylendi ve müsaade edilmedi. Daha sonra bir hâkim, mahkeme kararına dayanarak aramaya geldi. Mahkeme kararına itiraz edileceği söylenerek aramaya izin verilmedi. Ancak yapılan itiraz daha sonra reddedildi. Bunun üzerine, Kara Kuvvetleri Komutanı Karargâh’a davet edilerek durum değerlendirildi. O akşam geç saatlerde, aramayı yapacak hâkimin Bölge Başkanlığı’na geldiği bildirildi. Kendisi Karargâh’a davet edildi. Gelmeden öncede odanın kapılarının mühürlenmesi istenildi. Gelen hâkime, yarın konunun Başbakan’a arz edileceği, oradan alınacak talimata göre hareket edileceği bildirildi.

" Ertesi gün, Kara Kuvvetleri Komutanı ile birlikte, Başbakanlık’taki toplantıya katılındı. Durum anlatıldı. Eğer aramaya müsaade edilmesi istenilirse, bizim bu aramadan hiçbir şekilde endişe duymadığımız da belirtildi. Aramanın yasalar gereği yapılmasının uygun olacağı bize bildirildi.
Durumu tekrar kendi aramızda değerlendirdik. İddia çok çirkindi ve vahimdi. Bir suikastın planlandığı iddia ediliyordu. Bu konuda bizim gizleyeceğimiz ve endişe edeceğimiz hiçbir noktanın bulunmaması ve ileride Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde vahim derecede şaibe kalmaması için aramanın yapılmasına müsaade edilmesinin, daha uygun olduğu kararına varıldı..." 


Bu metnin daha büyük bir bölümü İlker Başbuğ'un resmi sitesinde de mevcut.
Bkz. http://www.ilkerbasbug.com.tr/?p=2351

[6] Son günlerde "başbuğ'un tutuklanmasına sebep olduğu" iddia edilen bir videoklip dolaşmaya başladı İnternet'te. Birçok yerde "Genelkurmay başkanı İlker Başbuğ'un 2009'da harbiyelilere yaptığı konuşma " olarak verilen bu klip ve metni, aslında daha kara kuvvetleri komutanıyken 2007-2008 öğretim yılı açılışında yapılmıştır. Gözlemlerinin ne kadar isabetli olduğu gözüküyor. Başbuğ'un tutuklanması, aradan o kadar zaman geçmiş olmasına rağmen, bu konuşmaya dayandırılabilir mi?

“Yıllardan itibaren bazı marjinal grupların, dinsel eğilimleri kullanarak, sermaye biriktirip yatırımlara yönelmesi, dernek ve vakıflar kurarak eğitim ve öğretim alanında ve nihayet de siyasal alanda etkin olmaya çalıştıklarını sıkça görmekteyiz.

Diğer taraftan, küreselleşme olgusunun devletlerin geniş kitleleri koruyan sosyal devlet vasfının giderek zayıflatmasına neden olduğu da bir gerçektir. Bunun sonucunda toplumların cemaatleşmeye itildiği de bir diğer gerçektir. Giderek güçlenen bu cemaatler ekonomiyi yönlendirmeye, sosyo-politik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar.
Bu cemaatler ile 677 sayılı kanunla varlığı yasaklanan tarikatlar devrime karşı hareketlerin odağı haline dönüşmektedirler.
Burada bizim üzerinde durmaya çalıştığımız husus Anayasamızın başlangıcında ve 24. Maddesinde açıkça belirtildiği gibi, kutsal din duygularının devlet işlerine, politikaya, siyasal veya kişisel çıkar ya da nüfuz sağlama amacıyla kötüye kullanılmamasıdır.
Ülkemizde ulusal kültürün yozlaştırılmaya çalışıldığı da diğer bir gerçektir.
Diğer taraftan toplumumuzun bir bölümünde ulusal kültürün din eksenli bir yapıya oturtulmaya çalışıldığını da görmekteyiz.
Değerli Harbiyeliler, bütün bu önemli gelişmelerin ulus-devlet yapımıza zarar verdiğini düşünmekteyiz.
Anayasal düzenimizin temelini oluşturan laikliğin korunması, dinin siyasal ve ekonomik amaçlarla kullanılmasının önlenmesi, ulusal eğitim ve öğretimin bu tür hareketlerin etkisinden kurtarılması, toplumumuzun bu tip hareketlere karşı bilinçlendirilmesi ve nihayet ulusal kültürümüzü bütün zararlı etkilerden korumak amacıyla topyekün bir mücadele verilmesi gerekmektedir. Mücadele öncelikle kültür, eğitim ve öğretim alanında verilmelidir. 
Değerli Harbiyeliler, Cumhuriyetin ve devrimlerin korunmasının tek yolu vardır;  bu yol ise Atatürkçü düşünce sistemidir.
Cumhuriyetin temel niteliklerine sahip çıkmak iç siyasetle ilgili olmayıp, yasalarla Silahlı Kuvvetler’e verilen bir görevdir ve askerin yasalarla verilmiş görevleri yapma veya yapmama gibi bir seçeneği ve lüksü yoktur.

Türkiye üzerinde iç ve dış kaynaklı radikal değişim projelerinin bulunduğunu görmekteyiz. Bu kesimler projelerinin önündeki en önemli engel olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ni görüyorlar.
Bunlar Türk Silahlı Kuvvetleri’nin siyasete müdâhale ettiğini ifade ederek Silahlı Kuvvetler'in özellikle milli güvenlik açısından anayasal düzenin 3 temel niteliği olan ulus-devlet, üniter-devlet ve laik-devlete yapılan saldırılara kayıtsız kalmasını istiyorlar. Bu kesimler büyük bir yanılgı içindedirler.
Türk Silahlı Kuvvetleri’ni başka ülkelerin ordularıyla karşılaştırarak farklı sonuçlar üretmeye çalışanlar Türk toplumunun tarihini de, gerçeklerini de bilmeyenler ya da kendilerine yabancılaşmış olanlardır.
Saygılar sunuyorum.”

12 Şubat 2014 Çarşamba

HATASIZ KUL OLMAZ

TÜRKÇE (To read this article in English, see: "To Err is Human", 26 January-Ocak 2014.)

Kanun diye kanun diye kanun tepelendi... (Tevfik Fikret, 1912)
"Ben komplo teorilerine inanmam" demek kolay; bizim ülkemizde ortalıkta dolaşan komplo teorilerinden birine inanmamak, diğerine inanmak zorunluluğunu getiriyor. Ya Ergenekon "terör örgütüne" ve Türk ordusunun kendi camiini bombalayıp kendi uçağını düşüreceği Balyoz "darbe planına" inanacaksınız, ya da bu planların "Büyük Ortadoğu Projesi" uğruna kurulmuş "kumpaslar" olduğuna inanacaksınız: birini inkâr etmek diğerine inanmak zorunluluğunu getiriyor. Hangisi doğru? Benim bakış açımı bilmek için bu blog'un eski sayfalarına göz atmanız yeterli. AKP yönetiminin amaçlarına ulaşmak için neler yaptığını, lâik Cumhuriyet'i itibarsızlaştırıp tasfye etmek için hak, hukuk, adalet tanımadan en saygın, en itibarlı, en vatansever insanları lekeleyip senelerce tutuklu yargıladığını unutmak ihanet olur. "Gizli tanıkları" hatırlayın; Ergenekon dalgalarının uvertürü sayabileceğimiz 12 Haziran 2007'de Ümraniye'de bulunduğu söylenen (ama bulunduklerı yerde görüntülenmeyen ve sonra da imha edilen) el bombalarını telefonda bir ses ihbar etmişti. İzmir'de açılan 310'u emekli ve muvazzaf 357 sanıklı büyük "Casusuluk ve Fuhuş" davası da 10 Ağustos 2010'da Amerika'dan gönderilmiş bir e-posta ile başlamıştı. Bu ilk değildi; 28 Nisan 2010'da yine Amerika'dan gönderilen bir e-postayla İstanbul'da 56 sanıklı bir "casusluk" davası başlatılmıştı, yine içinde "fuhuş" vardı ve dört ay sonra İzmir'de başlayacak büyük davanın uvertürü gibiydi. Her iki davada da deliller dijital. (CD üzerinde, yani maksatlı olarak üretilmesi çok kolay.) Son derece saygın kişiler, hiç de saygın olmayan kişiliklerin ifadeleriyle tutuklanıp mahkûm edildiler. "Gay haham" Tuncay Güney'in 2010'da bir dolandırıcılık iddiasıyla tutukluyken verdiği ifade Ergenekon iddianamesinin temellerinden biri olmuştu; 8 Şubat 2010'da Güney Toronto'dan Sky Turk televizyonuna bağlanarak mülakat vermiş ve o ifadesini polisin işkenceyle aldığını söylemişti. Zaten karakoldan kefaletle çıkıp sonra da problemsiz şekilde çıkış yaparak soluğu Amerika'da almış. (Bkz. "Çığlık Atılası", 12 Şubat 2013.) "Hem sanık, hem tanık" olanlar vardı; 18 Nisan 2007'de Malatya'da Hristiyan dini kitapları yayınlayan Zirve Yayınevi'ne yapılan bir baskında üç kişi gırtlakları kesilerek öldürüldükten dört sene sonra, 17 Mart 2011'de cinayetler Ergenekon soruşturmasına yamandı; çünkü olmayan terör örgütü için gerçek şiddet eylemi bulmak ve ilişkilendirmek gerekiyordu. Zirve Yayınevi davası sanıklarından İlker Çınar'ın ifadesi, Em.Tuğg. Levent Ersöz'ün tutuklanmasına neden oldu. Ersöz halâ tutuklu ve hayati tehlike arzeden sağlık problemleriyle gündemde!  

AKP bunların hiçbirini yalnız yapmadı: ABD'nin isteklerini yerine getirmek yolunda Fethullah Gülen isimli feylosof imamın Cemaat diye bilinen çetesiyle can ciğer bir suç ortaklığı içindeydi ve başbakan ve hatta cumhurbaşkanı dahil bütün AKP'liler her yapılanın farkındaydılar. Dava uğruna devşirilmiş bir nesil ("altın nesil") yetiştirmek için açılan "Işık Evleri" bilinmeyen bir şey değil, bu blog'da da sık sık bahsedildi. ABD'nin rolü de artık ayyuka çıktı; yoksa kendi NATO müttefiğinin ordusu korkunç iddialarla tasfiye edilirken ABD en azından bir "neler oluyor orda?" derdi herhâlde! İçişlerimize karışmamak deseniz büyükelçi Ricciardone aracılığıyla pekâla da karışıyor! Zaten ABD ülkelerin içişlerine karışır, uluslararası stratejilerini yaratıcı çözümlemelerle geliştirmek için de "think tank" tabir ettikleri- (tam karşılığı "düşünme deposu") aklı evveller kulüpleri kurar. Bunlardan çıkan alelacayip fikirler uygulamaya konunca hem dünyanın başı ağrır, hem de Amerikalıların. "Ilımlı İslam" stratejisi ve Gülen Cemaati belâsını başımıza saran da "Rand Corporation" namında bir "düşünme deposu"- 2 Mayıs 2013 tarihli "23 Nisan ve Milli Merkez" başlıklı yazımda bahsetmiştim. (1989'da Rand Corporation, Pentagon'un isteğiyle "Türkiye'de İslam ve Köktendinciliğin Geleceği" konulu bir çalışma başlattı. Çalışma grubunun başında eski CIA ajanı Graham Fuller vardı ve bu zat Fethullah Gülen'in vize müracaatını yapmış- sevap olsun diye!) 

Onbir senedir süren Türkiye Cumhuriyeti'ni aşağılama, Osmanlı'yı yüceltme, lâik devleti yıkma, başını, yüzünü gözünü örtme ve imam nikâhıyla çocuk gelinlerle evlenme gibi "özgürlükler" getiren "ılımlı İslam" stratejisi bu darbeyi gerçekleştirmek için yargıya da tecavüz edip tecavüzcüsüyle evlendirme yoluna gitti.[1] Ergenekon, Balyoz, "Casusuluk ve Fuhuş", "28 Şubat" ve bağlantılı davalarla en değerli yazarlar, akademisyenler, subaylar Cemaatçi polis tarafından dalga dalga tutuklanıp Cemaatçi yargının düzmece mahkemelerinde sözde yargılanırken menfaat batağına düşmüş gazete sahipleri ve şişkin maaşlarından vazgeçemeyen yazarlar- sessiz kalsalar gene iyi- resmen alkışladılar; kelime hazinemize "yandaşlık" gibi yüz kızartıcı bir kavram girdi- ama yüzleri kızarmadı, o başka! Başbakan Erdoğan ve AKP ve hatta cumhurbaşkanı Gül arada bir "bağımsız yargı" lâfının arkasına sığınsalar da o günlerde öylesine palazlanmışlardı ki gelişmelerden memnuniyetlerini pek saklamadılar, Cemaat yargıçlarının kararlarının adilliğini sorgulamadılar.

Küçük Alis, Kırmızı Kraliçe'nin çılgın adaletiyle yüzleşiyor.
"Önce ceza, sonra hüküm" diyor kraliçe, Ergenekon hakimlerinin tarzıyla!
1951 Walt Disney yapımı "Alis Harikalar Diyarında" (Alice in Wonderland) filminden.

Gülen-Erdoğan ittifakı 17 Aralık 2013'e kadar pek güzel gidiyordu. O gün, Ergenekon dalgalarını anımsatan bir dizi baskınla hükümete yakın isimler gözaltına alındı, yatak odalarında yüksek miktarlarda paralar bulundu, "yolsuzluk ve rüşvet" soruşturmaları üç bakan oğlunun (İçişleri bakanı Muammer Güler'in oğlu Barış Güler, ekonomi bakanı Zafer Çağlayan'ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, ve çevre ve şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar'ın oğlu Oğuz Bayraktar) bir bakanın kendisinin ("Gezi Zekâlılar" esprisiyle tanınan Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış), ve başka VIP isimlerin (müteahhit Ali Ağaoğlu, Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan) ayaklarına dolandı. Başbakan Erdoğan "faul var" diye haykırdı ve dört bakanı kurtaramadıysa da polis ve adliyede geniş kapsamlı tayinler ve yer değiştirmelerle "darbe" addettiği soruşturmaların önünü kesti. (Bkz. "Gezi Yılını Kapatırken" başlıklı makalenin son kısmı, "2013 İçin Sonsöz", 27 Aralık 2013, ve "Artık Sessiz Olamayan Çığlık", 3 Ocak 2014.) Hemen görevden alınan savcıların başında Ergenekon operasyonlarının zehir zemberek savcısı Zekeriya Öz de var.

"Yolsuzluk ve Rüşvet" soruşturmaları kendine yaklaştıkça başbakan sertleşti. Derken oğlu Bilâl Erdoğan ifade vermeye çağrıldı. Ve Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanının oğlu Türk adaletinin çağrısına uymadı. Bir süre tamamen ortadan kayboldu. Nihayet 10 Ocak 2014'te gözüktü- babasının makam arabasının içinde! Halâ ifade vermiş değil. Dünyanın uzak köşelerinden gelerek teslim olan Türk subaylarını düşünmeden edemiyor insan. (Bkz: "Çocuklarını Yiyen", son fotoğraf ve yazısı, 19 Şubat 2013.)

Ve başbakan Erdoğan ile AKP emniyete ve yargıya sızan Cemaatçileri "keşfetti". Günaydın derler! Düne kadar derin saygı hisleriyle bağlı oldukları Fethullah Gülen hazretlerine hakaretler yağdırdılar, Fethullah Gülen hazretleri de beddualarla karşılık verdi. Centilmenlerin atışması da bir başka oluyor!

Aynı şeyin iki yüzü:
Bu resmi yayınladığımdan beri dokuz aydan fazla oldu,
bkz. "23 Nisan ve Milli Merkez", 2 Mayıs 2013.
Nereden nereye!

Baştan alalım: İlk Ergenekon dalgalarından itibaren AKP hükümeti kendisine karşı kurulan komploların ortaya çıkarılmakta olduğunu iddia ediyordu, ve yandaş basın da bu söylemi güçlendirecek yayınlar yapıyordu. AKP karşıtları da böyle komplolar olmadığını, asıl komplonun AKP-Cemaat-ABD üçgeninin yarattığı bu komplo iddiaları olduğunu anlatmaya çalışıyorlardı. Bu böyle sürüp giderken 17 Aralık "yolsuzluk ve rüşvet" operasyonuyla bu sefer başbakan Erdoğan ve AKP hedefe oturtuldu. Ve başbakan Cemaat'in kendisine ve partisine karşı bir komplo kurduğunu söylemeye başladı. Arada bir ABD ve büyükelçi Ricciardone de nasibini aldı başbakanın ithamlarından. Çeneleri açılınca bu komployu kuranların evvelden gazetecilere, aydınlara, askerlere komplo kuranlarla aynı komplocular olduğunu da önce ağızlarından kaçırdılar (Başbakanın başdanışmanı Yalçın Akdoğan 24 Aralık 2013'te Star gazetesindeki köşeyazısında Cemaat'i orduya "kumpas kurmakla" suçladı) ve sonra daha açık söylemeye başladılar! Artık "onlar yaptı, biz yapmadık" diye çocuğun bile inanmayacağı (ama AKP seçmeninin yine de inandığı) bir ağız değiştirme dönemine giriyorduk.

14 Şubat 2014 tarihli Aydınlık beni iyi güldürdü: adalet bakanı Bekir Bozdağ "Hata Yaptık" diyordu. 
"Biz de hata yaptık. Soruşturma ve kovuşturmaların muhatapları biraz farklı olduğunda sesimizi biraz daha gür çıkarmamız lazımdı...bir mensubiyetten başka bir mensubiyete intikal oldu. Bir ideolojiden başka bir ideolojiye geçti. Biz bu yapıyı gördük. Dün bunu yaptık diye, 3 yıl önce yaptık diye bugün bunda israr etmenin Türkiye'ye faydası yok."

 Ha, demek hataymııış! Takmayın kafanızı, hatasız kul olmaz!

Aydınlık manşet, 14 Ocak 2014.
 Yok yaaa!

Başbakan Erdoğan Gülen Cemaati'nin salvolarını savuşturmak için bir yandan Cemaat yapılanmasını ortaya çıkarmaya, bir yandan da senelerdir yapmış olduğu işbirliğini unutturmaya çalışıyor. Aralık sonunda "Yolsuzluk ve Rüşvet" soruşturmalarının gölgesinde Belçika'ya yaptığı ziyaret sırasında kendi yargısından yakınan bir başbakan olmanın absürdlüğünü de sergiledi, üstelik günahını ve vebalini pekalâ da taşıdığı bazı arama ve tutuklamaları da güzelce eski ortağı yeni düşmanı "paralel yapıya" yükledi.

"Başbakan Tayyip Erdoğan, AB-Türkiye ilişkilerinde kritik öneme sahip Brüksel ziyaretinde muhataplarına 17 Aralık operasyonu ve paralel yapıya ilişkin çarpıcı mesajlar verdi. AB Komisyonu Başkanı Barroso'nun 'samimi bir şekilde konuştuk' dediği görüşmede Erdoğan, Türkan Saylan, Ahmet şık, Nedim Şener olaylarında yaşanan çarpıklıkları anlattı, 'yargıya müdahale eleştirilerine karşı iyi niyetimizi koruduk. Bugün gelinen durum iyi niyetimizin suiistimal edildiğini göstermektedir' dedi.
http://www.sabah.com.tr/Gundem/2014/01/22/saylan-sener-ve-sik-davalarinda-uyardik 

Bunu Pinokyo söylese burnu camı kırar geçer karşı binaya çarpar. Bahsettiği insanların başına gelenlerdeki sorumluluk payını inkâr etmekle günahlarından arınabilir mi? Bu kadar kolay mı? [2] Daha geçen kış 25 Şubat 2013'te Alman şansölyesi Angela Merkel Türkiye'deki tutuklu gazetecilerin durumunu sorduğunda aynı başbakan Erdoğan şöyle demişti:

 "Türkiye'de aslında tutuklu gazetecilerin sayısı parmak sayısını geçmez, ve bunların tutukluluğunun nedeni de yazıları değildir. Tutukluluklarının nedeni ya darbeye teşebbüstür, veya bu tür teşebbüslerin içinde bulunmaktır, ya kaçak silah bulundurmaktır, veya terör örgütüyle intisaklı olarak bir hareketin içerisinde olmaktır."
http://www.izlemex.org/tutuklu-gazeteciler-sorusuna-kizdi-video

Bu safhada çarkedip hâla kimsenin farketmeyeceğine inanmak biraz hayâlperestlik. Evet, doğru, emniyet, adalet ve basındaki Cemaatçi yapı şimdi döndü, eski ortak AKP'yi hedef aldı. Ama canavarın kurbanı olmak, canavarı yaratmakta oynadığı rolü affetirebilir mi ki?

 AKP-Cemaat-ABD ittifakı, doğuşu, hedefleri, taktikleri, düzmece delilleri, sahte tanıkları, göstermelik duruşmaları başlıbaşına bir literatür doğurdu. AKP'nin "haberimiz yoktu, kandırıldık, aldatıldık" havalarına girmesinin hiçbir inandırıcılığı yok. Resimde Sessiz Çığlık eylemi sırasında satışa sunulanlar. Kitaplar kitapçılarda ve hatta marketlerde rahatça bulunuyor.
(Görüntü kendi objektifimden.) 

Aynı şekilde, bir "paralel yapı"'nın varlığı,  yolsuzluk ve rüşvet iddialarının gerçek olmadığı anlamına gelmez. Yolsuzluklar Türkiye'de her zaman verimli toprak bulmuştur; küçük istismar ve ihlâllere müsamaha ederek büyüklerinin yolunu açıyoruz, kendimiz de yaptığımız için başkalarınınkini görmemekten geliyoruz, "idare ediver" demekten sonunda idareyi elden kaçırıyoruz. Türkiye'de idealist ve oportünist daima çatışmıştır ve parsayı kapan da genellikle oportünist olmuştur. Atatürk'ü tanrılaştırmakla suçlarlar bizi. Neden tanrılaştırıyoruz ki? Çünkü onun gibi olamayacağımızı baştan kabulleniyoruz da ondan! Mustafa Kemal kendisini her türlü yozlaşmadan uzak tutarak sıkı bir özdisiplin uyguladı ve öyle Atatürk oldu. Biz kendimizi öyle bir cendereye sokarak küçük menfaatlerimizi tehlikeye sokmak istemediğimizden onu erişilmez kılmayı yeğliyoruz.[3] İslâm daha kolay geliyor, ya da en azından halka sunulduğu hâliyle: ezberlenmiş Arapça dualar, zengin iftarlı oruçlar, Mekke'ye hac, sonra ister vergi kaçır ister adam dolandır ister rüşvet yedir- ya da ye- "Allah affediyor" diyorlar, sonra gelsin 72 huri! Bu şartlarda Cumhuriyet'in ideallerini el üstünde tutmak ve yaşatmak zor olduğu gibi, onları çürütmenin en kestirme yolu da din kandırmacalarından geçiyor. Beyaz yalanlara müsamaha ettikçe açık gri, gri ve nihayet kapkara yalanları da kabulleniyoruz günlük hayatımızda! Ülkemizde sıkça yaşanmış olan askeri müdaheleleri, hep askerleri suçlayarak değil, biraz da bu şekilde görmek gerekir- toplumumuzdaki yozlaşma temayülünün toplumumuzu tekrar tekrar çıkmaza sokması demek istiyorum.

İstanbul'da tek yön bir sokakta park etmiş arabalar. Küçük bir kaçamak, idare ediver!
(Görüntü kendi objektifimden.) 

Fransız filozof-pilot ve yazar Antoine de Saint-Exupéry'nin "Küçük Prens" (Le Petit Prince) isimli bir kitabı vardı; çocuk kitabı kılıklı derin bir eserdi ve artık edebiyat klasiklerinden sayılır. Oradaki baobab ağaçları bölümü geliyor aklıma.

"Sonunda küçük prensin gezegeninde, öteki gezegenlerde olduğu gibi, iyi ve kötü bitkilerin var olduğunu öğrendim. İyi bitkilerin tohumları daha iyi, kötü bitkilerin tohumlan daha kötü oluyormuş. Ama bu tohumlar göze görünmüyormuş.

"Toprağın kuytularında gizlenmiş dururlarken arada bir birkaçının uyanacağı tutarmış. Bu tohum başlangıçta biraz çekingenlik gösterse de. kendi halinde güneşe doğru uzamaya başlarmış. Eğer bu bitki yalnızca bir turp ya da bir gül goncası olsa büyümesinde hiçbir sakınca yokmuş. Ama öyle kötü bitkilerdense hemen ortadan kaldırılmalıymış. Şu sıralarda küçük prensin gezegeninde çok korkunç bir bitkinin tohumları sarmış ortalığı. Baobap tohumlarıymış bunlar. Toprağın içi bunlarla doluymuş. Fark etmekte biraz geciktiniz mi, iş işten geçer, bir daha onlardan kurtuluş olmazmış. Bütün gezegeni sararlar, kökleriyle de içerden sıkıca kavrarlarmış. Eğer bir de gezegen küçücük, baobaplar da çok sayıdaysa işte o zaman ufalanıverirmiş gezegencik...

"Sonraları küçük prens bu konuyu, 'Bu bir çeşit disiplin,' diye açıklamıştı. 'Sabah uyandığınızda nasıl yüzünüzü yıkayıp temizliğinizi yapıyorsanız, gezegene de aynı şeyleri yapmalısınız; hem de daha büyük bir özenle. Bütün baobapları hemen sökmelisiniz. yoksa bir süre sonra iyice gül fidelerine benzerler. İşte o zaman hangisinin gül hangisinin baobap olduğunu anlamak da güçleşir. Sıkıcı bir iş bu, ama çok kolay.'

"Bir gün de, 'Güzel bir resmini yapmalısın bunun.' dedi. 'Böylece sizin oralardaki çocuklar da nasıl bir şey olduğunu görsünler. Kim bilir belki bir gün yolları düşerse, onlara yararı olur bu bilginin. Ufak bir işi ertesi güne bırakıvermenin pek sakıncası olmaz çoğu kez,' diye ekledi. 'Ama baobaplar ertelenirse felaket! Tembel birisinin yaşadığı bir gezegen biliyorum. Adamcağız yalnızca üç küçük fideyi sökmeye üşendiydi de...'

"İşte küçük prensin sözünü ettiği bu gezegenin resmini yapmaya çalıştım. Ben öyle öğütler vermeyi seven biri değilim, ama bu baobap konusu ne kadar az biliniyor ve özellikle bir asteroidde yapayalnız kalan biri için öyle tehlikeli bir bela ki, bu seferlik kuralımı bozuyorum ve, 'Aman çocuklar' diyorum, 'baobaplara dikkat!'"

 
 Kötü toumları büyümeye bırakırsanız üzerinde durduğunuz toprak bile tehlikeye girer.
"Küçük Prens" (Le Petit Prince), Antoine de Saint-Exupéry. (Resim de yazarın elinden.) 

İrticanın tohumlarına göz yumarak koca gövdesinin büyüyüp güçlenmesine koca köklerinin her tarafı sarmasına izin verdik. Hatta Demokrat Parti'den beri bilumum siyasiler prim için, oy için bilerek köklerine su bile döktüler, gübrelediler. Yakın zamanda da başbakan Erdoğan ve AKP iktidar hırsıyla Gülen'in Cemaat baobab'ını büyüttü, yeşertti, şimdi iki dehşetli baobab kök saldıkları vatan toprağını parçalaya parçalaya birbirlerini söküp atmak için  mücadele ediyorlar!

Önceden de dediğim gibi, "yolsuzluk ve rüşvet" operasyonlarının AKP'ye ve başbakana karşı bir tertip, bir komplo olması ne AKP'yi aklar, ne de başbakanı: yolsuzluğun bir hayat tarzı hâline geldiği ülkemizde ortaklar arasında ahenk sürdükçe adaletin gözleri kapalı tutuldu. Başbakan Erdoğan ve AKP'ye karşı olan komplo, bir suç ortağının diğerini ifşa etmesinden ibarettir.

Kısacası, başbakan Erdoğan kendisine ve partisine karşı bir komplo kurulduğu konusunda haklı olduğu kadar, muhalifleri de yargı sürecini engellemesini eleştirmekte haklıdırlar.

Başbakan Erdoğan krizi bildiği yöntemle kontrol altına almaya çalışıyor: eleştiriyi bağırarak bastırma yöntemi. Fethullah hocaefendiye zehir kusuyor, (hocaefendi de bir o kadar gerisingeri kusuyor) kendisini eleştiren herkesi ihanetle suçluyor, ve kendi ülkesinin adalet kurumlarına kulak asmamasını, diklenmesini bir meziyet olarak sunarak "sağlam irade" diyor, üstelik bu hak hukuk tanımaz tavrı için alkış bekliyor (üstelik taraftarlarından alıyor- belli bir ücret karşılığında tabii!)

 
"Sağlam İrade"; öz Türkçesi "ben bildiğimi okurum, kimse beni denetleyemez! Bu dev afiş İstanbul'da Meydan alışveriş merkezi yanında. Arka yüzünde de aynı afiş var!
(Görüntü kendi objektifimden.)

Nereye baksan O! Dev "Sağlam İrade" afişi,
İstanbul'da 1. köprü yoluyla E-5'in kesiştiği noktada.
(Görüntü kendi objektifimden.) 

AKP-Cemaat çekişmesi Ergenekon, Balyoz ve benzeri davaların sahteliğini ortaya çıkarmış olabilir ama hükümet yanlışları düzeltmek, hakkın yerini bulmasını sağlamak için hiç de aceleci gözükmüyor. Tutuklu gazetecilerin, aydınların, subayların eşlerinin, ailelerinin birden canlanan ümitleri tekrar yavaş yavaş sönüyor. Hadi AKP'den geçtik,... ne yapsa yeridir, ama sözümona muhalefet olacak CHP ve MHP de tutuklulara adalet için aşırı bir çaba göstermiyorlar! Türkiye Barolar Birliği başkanı Metin Feyzioğlu tutukluların derhal tahliye edilmesi, yargı sürecinin daha adil bir şekilde yeniden başlaması için hem yasal, hem kestirme bir formül önerdi.[4] Kılıçdaroğlu'nun CHP'si ve Bahçeli'nin MHP'si öneriyi onaylamamak için adeta mazeret aramaya başladılar. Mazeretler pek akıl kârı değildi, tahliyelerin Öcalan için de af anlamına gelebileceği gibi hiçbir mantığı olmayan sebepler sunuldu. (Oysa PKK ile "açılım süreci" CHP'den fazlaca tepki almadan yürüyüp gidiyordu bir zaman!) Şaşırdım mı? Yoo! Kılıçdaroğlu ve Bahçeli'nin muhalefetleri acınacak derecede zayıf olmakla kalmıyordu, en kritik anlarda AKP'den desteklerini esirgemeyerek kendi eleştirilerini anlamsız kılıyorlardı. Bağırıp çağırırarak sert muhalefet yapıyor havalarına girerler ama seçmen tabanları söylenenler kadar, hatta daha fazla, söylenmeyenlere dikkat etmeli. Görüldüğü kadarıyla CHP ve MHP'nin rolleri gerçek muhalefet yapmak değil, kendi tabanlarının oylarını tutarak etkisizleştirmek, arada sırada ses yükselterek gaz almak! CHP lâik-Atatürkçü kesimin oylarını topluyor, MHP de milliyetçi-tutucu-Osmanlıcı-Türkçü yelpazesinin oylarını. "Oylar bölünmesin" söylemi de işleme konunca bu kesimlerin oyları daha etkili muhalefet yapabilecek adaylara gitmiyor, bu partiler de gerçek bir muhalefet sergilemedikleri için sadece AKP'nin ve arkasındaki güçlerin istedikleri oluyor, biz de seçmencilik oynayıp oyalanıyoruz. Ha bir de BDP var- onun da ne kimin geldiği umurunda, ne de Türkiye'ye ne olacağı; yeter ki bağımsız Kürdistan kurulsun. 

25 Ekim 2013'"te CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ABD büyükelçisi Francis Ricciardone ile buluştu- ABD büyükelçiliğinde değil, CHP bürolarında değil, bir otelde, ve sadece tercüman refakatinde! Akabinde bir ABD ziyareti gerçekleştirdi- 30 Kasım- 4 Aralık 2014 arasında.

Kılıçdaroğlu ABD'de konuşmalar yaptı, temaslarda bulundu, söylendiğine göre Gülen Cemaati'ne yakın isimlerle de görüşmüş. Çok ilginç bir detay da kendisine en yakın olan
gazete olan Sözcü'yü bu geziye davet etmemiş olması. Acaba Atatürkçü lâik kesim tarafından tercih edilen Sözcü'nün okuyucusuna nakletmesini istemediği temaslar mı olacak, sözler mi söylenecek, vaatlerde mi bulunulacaktı?

27 Kasım 2013 tarihli Sözcü:
ABD gezisine davet edilmeyen gazete,
bu yüzden Kılıçdroğlu'nu başbakana benzetiyor.


Bu Kılıçdaroğlu'nun CHP genel başkanı olduğu 22 Mayıs 2010'dan beri ABD'ye yaptığı ilk ziyaret olacaktı. Bu bağlamda Tayyip Erdoğan'ın başbakan olmadan önce yapmış olduğu ABD gezilerini hatırlamamak mümkün değil. (Tayyip Erdoğan 10 Aralık 2002'de Başkan George Bush'u ziyaret ettiğinde henüz başbakan değildi. Gerçi partisi 3 Kasım 2002 seçimlerinden muzaffer çıkmıştı ama Erdoğan'ın siyasi yasağı vardı. Bu ilk ziyareti de değilmiş, internette başka tarihler de veriliyor: 17-21 Nisan 1995, 17-22 kasım 1996, 16 Haziran 2000. AKP ancak bir sene sonra, 14 Ağustos 2001'de kuruluyor.)

 Kemal Kılıçdaroğlu Aralık 2013 gezisinde 
ABD'nin "think tank"'lerinden Brookings Institute'da konuşuyor.
(Görüntü medyadan.)

Kılıçdaroğlu ve heyeti 5 Aralık 2013'te yurda döndü, 17 Aralık'ta "yolsuzluk ve rüşvet" soruşturması ile AKP-Cemaat savaşı patlak verdi. İki gün sonra, 19 Aralık günü Kılıçdaroğlu ABD elçiliğinde büyükelçi Ricciardone ile öğle yemeği yedi.

Kılıçdaroğlu başbakan Erdoğan'ı yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarında savcıları ve polisleri oradan oraya atayarak yargı sürecine müdahele ettiği için sert bir şekilde eleştiriyor. Bu kadarı iyi! Ama Fethullah Gülen kontrolündeki "paralel yapı" konusunda sesini çıkartmaktan kaçınıyor. Feyzioğlu'nun önerilerini açıkça desteklememesi, Cemaat'in yargısını sorgulamamak için miydi? Delillere bakılırsa Kılıçdaroğlu kendisini ve partisini ABD nezdinde Erdaoğan ve AKP'nin yerini almaya aday gösteriyor. Aynı şekilde Gülen Cemaati'yle işbirliği yapmaya, aynı "ılımlı İslâm" politikasını, aynı "Büyük Ortadoğu Projesi"'ni yürütmeye, kısacası Türkiye'de yeni ABD kuklası olmaya aday! Serseri mayın gibi ne zaman nasıl patlayacağı, ne diyeceği belli belli olmayan başbakan Erdoğan birkaç kelimeyle kendisine karşı bir toplumsal ayaklanma yaratabilen kendi kendinin en büyük düşmanı. Gezi olaylarındaki müsamahasız tutumunu gören efendileri artık faydasından çok zararı olacağını anlamış olmalılar. (Bkz.: "Gezi Yılını Kapatırken", 27 Aralık 2013.) ABD'nin şu sırada bir alternatif arıyor olması çok normal. Dahası, ABD hâla "ılımlı İslâm" stratejisine çok ılımlı bakıyor ama lâik Atatükçüleri bertaraf edip bir neo-Osmanlı din devleti kurmanın o kadar kolay olamayacağını anladı; Atatürk Türk halkı için bir Stalin değil, lâik Cumhuriyet ateist Sovyet devleti değil, Türkler Cumhuriyet'lerini "think tank"'deki yarım akıllı eksperlerin tahmininden daha çok benimsemişler. Gorbachev ve Glasnost'la ve çarlık dönemi sembolleriyle Sovyet imparatorluğunu çökerttiler ama Erdoğan'ın liberalizmi ve neo-Osmanli semboller Türk halkına Cumhuriyet'lerini unutturmadı. Artık Atatürkçü imajıyla CHP ABD nezdinde kabul edilebilir bir alternatif oldu. Yeter ki "ılımlı İslâm" oyununu oynasın. Görünüşe bakılırsa Kılıçdaroğlu bu görev için gönüllü.

Bu arada tutuklu aileleri kendilerini yine yalnız buldular; bütün "paralel devlet", "kumpas" lâflarından sonra düzmece davaların kurbanları halâ içeride tutuluyorlar. CHP ve MHP'nin israrla "yolsuzluk ve rüşvet" iddialarının ve başbakanın yargıyı etkileme teşebbüslerinin üzerinde dururken başbakanı hedefleyen Cemaat yapılanmasına değinmekten kaçınmaları, Cemaat'e dokunmadan Erdoğan ve AKP'yi Türk politik hayatından çıkartma teşebbüsü olarak yorumlanabilir. Yani baobablardan birisini sökerken diğeri yerliyerinde kalacak! Tutuklu subay ailelerinin Sessiz Çığlık eylemleri devam ediyor- ne yapsınlar ya? 1 Şubat 2014'te 71incisi gerçekleşti, 8 Şubat'ta 72ncisi.

Gazeteci yazar ve CHP milletvekili Mustafa Balbay  tahliye edildikten iki ay sonra, 1 Şubat 2014'te İstanbul Beşiktaş'ta Sessiz Çığlık eyleminde konuşuyor. 6 Mart 2009'da "hükümeti devirmeye teşebbüs" suçlamasıyla tutuklanmış, Silivri'de tutuklu yargılanmıştı. Tutukluyken 12 Haziran 2011 seçimlerinde CHP'den milletvekili seçilmiş, buna rağmen tahliye edilmemişti. Prof.Dr. Mehmet Haberal ve Em. Korg. Engin Alan da aynı durumdaydı; Haberal CHP'den, Alan MHP'den milletvekili seçilmişlerdi ve buna rağmen tutuklu yargılanma devam etti. Kılıçdaroğlu'nun CHP'si ve Bahçeli'nin MHP'si yeni vekillerinin haklarını koruyamadılar; çok da uğraştılar denemez. Zaten yemin edecek kadar bile hapishaneden ayrılamadıkları için resmen milletvekili bile olamadılar. 5 Ağustos 2013'te Silivri'de verilen Ergenekon hükümlerine göre Mustafa Balbay 34 yıl 8 aya, Mehmet Haberal 12 yıl 6 aya mahkûm edildiler. Haberal hapiste geçirdiği 4 yıl 4 ay ve anlamadığım bazı indirimler gözönünde bulundurularak cezasını görmüş sayıldı ve aynı  5 Ağustos serbest bırakılmasına karar verildi. Balbay  9 Aralık 2013'te tahliye edildi- Yargıtay sürecinin sonuna kadar hüküm kesinleşmiş sayılmıyormuş ve yaklaşan seçimlerde tekrar aday olabilme hakkını ihlâl etmemek içinmiş. (Peki, daha yargılanırken neden tutukluydu ki?) Haberal ve Balbay yemin ederek resmen milletvekili oldular.  Engin Alan'a gelince: o Balyoz davasından hükümlü, 21 Eylül 2012'de 18 yıla mahkûm edildi (bkz. "Balyoz Hükümleri",  22 Eylül 2012) ve karar 9 Ekim 2013'te Yargıtay tarafından onaylanınca milletvekilliği de düştü.
(Görüntü kendi objektifimden.)


Öğrendiğime göre Türkiye'nin birçok şehrinde her hafta gerçekleştirilen Sessiz Çığlık eylemleri artık ABD'ye de uzanmış.  Her ayın ikinci Pazar günü başkent Washington'da Beyaz Saray'ın önünde toplanarak Ergenekon, Balyoz, casusluk ve benzeri iddialarla tutuklanan ve bütün yalan ve iftiralar ortaya döküldüğü hâlde içeride tutulan ya da tahliye edllmiş olsa da beraat etmemiş olan subayların hakları için sessiz sessiz çığlıklarını atacaklar. 15 Şubat'tan itibaren de eylemlerin Cumartesileri New York'ta CNN binasının önünde gerçekleştirilmeleri planlanıyor. Koccca Amerika'da iki eylem ses getirmez- hele ki zaten "sessiz" olursa- ama eyleminlerden birinin Beyaz Saray'ın önünde gerçekleşmesi şu bakımdan önemli: subaylarımıza karşı kurulan kumpasın sorumlusu olarak doğrudan ABD'nin en yüksek makamı işaret ediliyor.

Washington DC, Beyaz Saray'ın önünde Sessiz Çığlık eylemi, 16 Aralık 2013.
(Görüntüler medyadan.)

Dernière acquisition du Louvre ("Louvre müzesi için alınan son eser"). Söylendiğine göre bu resim Fransa'nın popüler Paris Match dergisinde yayınlanmış. Kimsede kaynak belirtme adeti olmadığı için orijinalini bulamadım ama 25 Şubat 2010'da bir internet sitesine yüklenmiş. Demek ki Fethullah Gülen'in ABD idaresiyle özel ilişkisi Avrupa'da o tarihten önce de biliniyormuş.

Sessiz Çığlık eylemlerine destek olarak Küçükyalı Forumu da her Pazar öğleden sonra 14:00'te Küçükyalı Adnan Kahveci Parkı'nda toplanarak başta subaylar olmak üzere düzmece dava kurbanlarının hakları için seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Adı "park" olan bu yer binalar arasına sıkışmış birkaç ağaç, birkaç bank ve Adnan Kahveci'nin bir büstünden ibaret ama forum canlı, azimli, ve saygın isimleri konuk ediyor. 

Yazar ve köşe yazarı Meriç Veldedeoğlu Küçükyalı Forumu'na desteğini veriyor, 12 Ocak 2014.
(Görüntü kendi objektifimden.)

 Köşe yazarı Em. Tuğamiral Türker Ertürk, nöbet önlüğünü giymiş, görüşlerini eylemcilerle paylaşıyor. Küçükyalı Forumu, 26 Ocak 2014.
(Görüntü kendi objektifimden.)

Belki de en saygın isimler, ünlü olmasalar da, yakındaki huzurevinden gelen emekli öğretmen hanımlardı. Son yıllarda yaşananları sindiremeyen Atatürk Cumhuriyeti'nin öğretmenleri  bu foruma devam ederek, ve hatta Hasdal'a kadar gidip tutuklu subayları ziyaret ederek, emekli olsalar da halâ ne kadar değerli varlıklar olduklarını gösterdiler ve gösteriyorlar.

 Videoklip
Emekli öğretmen Türkân Geniş
Küçükyalı Forumu'nda konuşuyor,
12 Ocak 2014.
(Görüntüler kendi kameramdan.)

Eski canciğer kuzu sarmaları AKP ve Cemaat birbirlerine düşünce ellerinden çok çekmiş olanların tepkisi "oh olsun, yesinler birbirlerini" şeklinde oldu. İyi güzel de şöyle bir tehlike de var: halk iki şeytan arasında seçim yapmak
durumunda
bırakılabilir. Ve AKP ile Cemaat arasındaki karşılıklı atışmalar, ithamlar, hakaretler içerdekilerin seslerini boğabilir.


Sağda: Hasdal'da esir tutlan subayların çalışmaları İstanbul Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi'nde sergileniyor.
(Görüntü kendi objektifimden.)

Aşağıda: Balyoz mahkûmu Deniz Albay Mehmet Örgen'in ailesi.
Oğlu Mehmet Can Örgen, eşi Sanem Örgen ve onların fotoğrafını çekmeye hazırlanan Sanem Naz Örgen. Duvarda ise tutuklu albayın elinden çocuklarının resimleri görülüyor. (Görüntü kendi objektifimden.)

Aynı albayın kızkardeşinin 28 Aralık 2013'te  Beşiktaş Sessiz Çığlık eyleminde yaptığı etkileyici konuşmanın videoklibi için bkz. "Artık Sessiz Olamayan Çığlık",
3 Ocak 2014.




Albay Mehmet Aygün'den Dijital Balyoz.
(Görüntü kendi objektifimden.)

Parçalanmış aile: Size Balyoz. Alb. Mehmet Aygün.
(Görüntü kendi objektifimden.)

İftirayla tutuklanıp hapsedilmek bir yana, bir de tutsaklık şartlarında ciddi sıhhi problemlerle boğuşanlar var. Bu günlerde sık sık adı geçenler arasında Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu ve Em. Tuğg. Levent Ersöz var- her ikisi de artık uydurmasyon olduğu iyice ortaya çıkmış olan Ergenekon "terör örgütü"'ne üye olmaktan tutuklu.[5]

 
Sağda:
İstanbul Küçükyalı Forumu'nda Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu için özgürlük talep eden bir afiş,
12 Ocak 2014. 
(Görüntü kendi objektifimden.) 


"Yolsuzluk ve rüşvet" operasyonu ve Başbakan Erdoğan'ın "paralel devlet" diyerek polise ve yargıya yaptığı müdaheleler AKP, CHP ve MHP milletvekilleri arasında atışmalara, hakaretleşmelere, meclis içinde tepişmelere sebep oluyor. Lâf kalabalığı içinde en verimli yıllarını hapiste geçiren, kariyerleri yok yere mahvedilen insanların, bölünmüş ailelerin trajedisini gerçekten anlayan var mı pek emin değilim.




 "Yolsuzluk ve rüşvet" soruşturmalarının önünü kesmeye çalışan AKP Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nu hükümetin denetimi altına alacak düzenlemeler getirmeye çalışınca hava gerginleşti ve 11 Ocak 2014'te meclis Teksas'ta bir bar görünümünü aldı- AKP milletvekili Zeyid Aslan'ın Yargıçlar Sendikası Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu'na attığı uçan tekmeye dikkat!
(Görüntü medyadan.)

 23 Ocak 2014'te CHP milletvekili Tanju Özcan mecliste başbakan Erdoğan'ın oğlunun hâla ifade vermeye gitmemiş olduğunu hatırlatınca AKP'li Oktay Saral'dan suratına bir yumruk yedi. Fotoğrafta Özcan yumruğu iade etmeye hazırlanıyor.
(Görüntü medyadan.)

Bir tarafta AKP, öbür tarafta Gülen Cemaati'ne yanaşan CHP, Kaptan Hadok'un hislerini çok iyi anlıyorum ve ciddi empati duyuyorum.

1. resim :
(Kaptan Hadok) "...Ama iyileri kötülerden nasıl ayırdedeceğiz?"
(Tenten) "Pis suratlı gördüğüne vur,  görürüz!

2. resim: 
(Kaptan Hadok) "Şimdi bunların hangisinde daha berbat bir kelle var? Bana göre ikisi bir."
(Prof. Turnusol) "Tenten. Kaptan. Gerçekten siz misiniz? Yanılmıyorum değil mi?

4. resim:
(Kaptan Hadok): Şimdi sıra diğerlerinde.

L'Affaire Tournesol ("Turnusol Olayı"), Hergé, 1956.

CHP'nin Gülen Cemaati'ne yakınlaşması parti tabanı tarafından kurnazca bir taktik olarak yorumlanıyor ve seçmen içi sinmese de "AKP'den kurtulmak " uğruna kabulleniyor. Ben bu yaklaşımı dürüst bulmuyorum ve rahatsız oluyorum. Şimdi yerel seçimler yaklaşıyor, 27 partinin adayları yarışacak, ama sadece AKP, CHP ve MHP adaylarının şansı olduğu varsayılıyor; öyle ki seçmenlerin çoğunun diğer partilerden haberi yok ve sandığa gidip oy pusulasını görene kadar da olmayacak. BDP'nin de belirli yerlerde şansı olacak. İşçi Partis ise son yıllarda Türkiye gündeminde çok etkili bir rol oynadığı ve muhalefette başı çekip çok zaman CHP'yi de harekete geçirdiği hâlde şansı yok sayılıyor. %10'luk barajın bu algının oluşmasında etkisi büyük. Gerçi belediye başkanları için bu baraj uygulanmıyor, ama belediye meclisleri için geçerli. Bu durumda da hesap kitap ve taktik vicdanın önüne geçiyor, bu durumda da demokrasinin anlamı kalmıyor!


İşçi Partisi Atatürk'ün kurduğu lâik Cumhuriyet'i savunmada başı çekiyor, AKP ve Gülen'in köktendinci ideolojilerine, başbakan Erdoğan'ın neo-Osmanlı saldırganlığına en açık ve tavizsiz karşı duruş oradan geliyor. Ergenekon, Balyoz, casusluk, 28 Şubat gibi davalarla tutuklanıp yargılanan subayların haklarını koruyan, onlar için en çok sesini yükselten İşçi Partisi oldu. Aynı zamanda geleneksel alanı olan işçilerin, ezilenlerin, sömürülenlerin hakları için mücadele etmeye devam etti. Partinin genel başkanı Ergenekon "terör örgütü"'ne üye olmaktan neredeyse altı yıldır hapiste; 5 Ağustos'a kadar tutuklu yargılandı ve o günkü karar duruşmasında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. (Vikipedi'ye göre 117 yıl). Hücresinden beri Aydınlık gazetesindeki köşe yazılarına devam ediyor. (İlginç detay: Perinçek ayrıca yine müebbet hapis mahkûmu olan Abdullah Öcalan'a, onunla beraber PKK'ya ve "açılım süreci"'ne de karşı duruyor. Türkiye gündemine önemli etkileri olan iki adam, birbirlerine karşı olan mücadelelerini hücrelerinden beri sürdürmekteler.)


Son günlerde Perinçek uluslararası alanda Türkiye için çok büyük bir hukuki zafer kazandı. İsviçre'nin "Ermeni Soykırımını inkâr etmeyi suç sayan" yasası, Perinçek'in girişimiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından hukuksuz bulundu. Perinçek 2005'te Lozan'da soykırım iddiasını uluorta inkâr ederek yasaya meydan okuyunca İsviçre mahkemeleri tarafından 90 günlük hapis artı para cezasına çarptırıldı ve 2008'de meseleyi AİHM'e götürdü. Aynı yıl, 1 Mart 2008'de Türkiye'de evi polis tarafından basıldı ve kendisi tutuklandı. AİHM 17 Aralık 2013'te İsviçre'deki kanunun ifade özgürlüğüne aykırı olduğu hükmünü verdi.[6]

Doğu Perinçek İsviçre'de, "soykırım" yasasına meydan okuyor.
(Görüntü medyadan.) 
 
Türk hükümeti Perinçek'in bir Avrupa mahkemesinde kazandığı hukuk zaferinden yararlanmak için hemen harekete geçti... bu zaferi kazanan kişinin kendi ülkesinde uydurma bir "terör örgütü"'ne üye olmaktan müebbet hapse mahkûm olması da dünya nezdinde gülünç ve ülkemiz hakkında hiç de iyi şeyler söylemeyen bir çelişki olmalı. [7]

İşçi Partisi'yle bağlantısı olan bir de TGB (Türkiye Gençlik Birliği) var ki AKP politikalarına karşı silahsız, şiddetsiz, kahramanca ve fedakârca bir direniş göstererek "gençliğe hitabe"'nin ne demek olduğunu hepimize gösteriyor, hatırlatıyor. (Bkz: "Gençlik", 16 Aralık 2012.) Son aylarda bir de TLB (Türkiye Liseliler Birliği) belirdi, daha genç ama ağabey ve ablaları kadar cesur. TGB ve TLB gençlerinin AKP ve Cemaat güçleriyle nasıl korkusuzca yüzleştiklerini gördükçe aklıma Mordor'un karanlık güçleri karşısındaki Hobbitler geliyor. Bir de İşçi Partisi'ne yakın Aydınlık gazetesi ve Ulusal kanal var; İşçi Partisi'nin görüşlerini aksettirmekle birlikte başka görüşlere de yer verirler ve diğer medyanın aktarmaktan kaçındığı haberleri halka ulaştırarak büyük bir hizmet sunarlar. Hakkını vermeniz gerekir, CHP ve MHP'nin en belirgin muhalefet etkinlikleri, İşçi Partisi'nin başı çekmesi sayesinde gerçekleşmiştir. (Yasak bayramların kutlanması, Silivri'ye seferler, adliyeler önünde toplanmalar, çeşitli mitingler...) AKP döneminin karanlığında bir ümit ışığı yaktıkları için önümüzdeki seçimlerde İşçi Partisi'ni içtenlikle destekliyorum. Biliyorum ki partiyi takdir edenler arasında bile oyunu verecek olan azdır; %10 seçim barajı insanları ürkütüyor ve partinin şansı olmadığını, oylarının boşa gideceğini, bunun da AKP'ye yarayacağını düşünüyorlar. Gerçekten de parti 22 Temmuz 2007 seçimlerinde oyların sadece % 0,36'sını alabilmişti. Ama o zamandan beri çok şey değişti. İmajı komünistten Atatürk milliyetçiliğine dönüştü, marjinal bir partiyken merkez seçmeninin takdirini kazanmaya başladı- ama bunu solcu kimliğini elden bırakmadan yaptı! Zaten 2011 seçimlerine katılmamıştı bile, katlsaydı ne alırdı bilemeyiz. (O sene genel başkan Doğu Perinçek Silivri'deki hücresine girmişti bile!) 

CHP bütün prensiplerini rüzgâra savurarak Gülen Cemaati ile ittifak yapmaya hazır görünüyor- belki de "ılımlı İslam" kartını oynamaktan vazgeçmeyen ABD'nin desteğini bu şartla aldı! Oy bölme korkusundan da CHP tabanı Kılıçdaroğlu'nun bu kararını sineye çekmeye razı! İşçi partisi aylardır bir seçim işbirliği için çağrıda bulunuyor, "aslanlı yolda bireşelim" diyor. 23 Nisan 2013'te kurulan "Milli Merkez"'in de arkasındaydı! (Bkz.: "23 Nisan ve Milli Merkez", 2 Mayıs 2013.) Seçim işbirliği, her bölgedeki en güçlü adayın AKP'ye muhalif bütün partiler tarafından desteklenmesi şeklinde olacaktı. Ne var ki CHP olan gücünü paylaşmak istemedi, üstelik belediye seçimlerinde Cemaat'e ve hatta Kürt ayrılıkçılara yakın adaylar seçerek hem İşçi Partisi'nin,hem de kendi seçmenleri dahil diğer birçok lâik Atatürkçü seçmenin sindiremeyeceği bir stratejiye yöneldi. Kılıçdaroğlu milli hakimiyet, bağımsızlık gibi asil kavramlara sırtını çevirerek iktidara Tayyip Erdoğan'ın kullandığı yoldan ulaşmayı tercih etti. İstanbul büyükşehir belediye başkan adaylığı için alışılagelmiş prosedürden ayrıldı; parti içi aday adayları için parti içi seçim yapmak yerine 24 Mart 2005'te disiplinsizlikten (kurultayda kavga çıkarmaktan) partiden atılmış birisini, Şişli belediye başkanı Mustafa Sarıgül'ü gözüne kestirdi. Gülen Cemaati ile ilişkilerinin iyi olduğu, Cemaat oylarını getireceği söyleniyor.


Mustafa Sarıgül bir cenaze töreninde AKP'li büyükşehir belediye başkanı Kadir Topbaş'ı öpüyor- yumruğuyla boynundan çekerek.
Bayram değil seyran değil, hatta cenaze töreninde! Ama sevgililer günüydü, 14 Şubat 2013.
(Görüntü medyadan.)




  

CHP'den bir heyet Sarıgül'ün ayağına kadar gitti,  31 Ekim 2013'te çiçeklerle ziyaret edildi- bir erkek için garip bir hediye, ama neyse. Gül bulamamışlar herhâlde, ama çiçekler kısmen sarıydı!

  
CHP Sarıgül'e "evine dön" diyor, 31 Ekim 2013.
O mevsimde gül bulamamışlar herhalde, ama çiçeklerin bazıları sarı; kâğıt da öyle!
(Görüntü medyadan.)

Oysa Büyükşehir Belediye Başkanlığı için aday sıkıntısı yoktu CHP'de! Televizyonda paylaştığı görüşlerle de tanınan gazeteci Can Ataklı CHP'li olmakla birlikte İşçi Partisi tarafından da destekleniyordu; ben de açık sözlü, içi dışı bir halini çok beğeniyor, Ulusal'daki programlarında anlattıklarını çok net, doğru ve objektif buluyorum. 30 Kasım 2013'te İstanbul Beşiktaş'ta bir miting yaparak aday adaylığını hatırlattı, katılanlar kendisini desteklemeye ne kadar hazır olduklarını belli ettiler. Kılıçdaroğlu ikna olmadı. 22 Aralık 2013'te Mustafa Sarıgül'ün İstanbul büyükşehir belediye başkan adaylığı resmen ilân edildi.

30 Kasım 2013, Beşiktaş: CHP büyükşehir belediye başkan aday adayı Can Ataklı kendisini destekleyenlere sesleniyor. "Size temiz bir el uzatıyorum" demişti. Afişten bakan Kılıçdaroğlu Ataklı'nın adaylığını düşünmüyor bile; temiz elleri kim ne yapsın?
(Görüntü kendi objektifimden.)


Kemal Kılıçdaroğlu ve Mustafa Sarıgül bir seçim kamyoneti üzerinde elele: 
yeni seçmenler kazanmak uğruna kendi seçmeninden uzaklaşma.
Dimyat'ın pirinci, evdeki bulgur!
"İstanbul'da Değişim Zamanı" diyor, 
"Ne kadar değişirse o kadar aynı kalır" 
(Plus ça change, plus c'est la même chose.- Jean-Baptiste Alphonse Karr)
 (Görüntü kendi objektifimden.)

Seçim birlikteliği anlayışıyla desteklediği aday pas geçilince İşçi partisi kendi adayını belirledi ve 24 Ocak 2014'te ilan etti- komedyen Levent Kırca.

Tiyatro kariyerine 14 yaşında başlayan Levent Kırca sinema ve televizyona da geçiş yaparak büyük popülerite kazandı, bu arada film yönetmenliği de yaptı. AKP'nin icraatlerinden  duyduğu hoşnutsuzluğu hiçbir zaman gizlemedi, gördüğü yanlışları sanatıyla eleştirdi, bunun sonucunda da birçok televizyon kanalına çıkamaz oldu. 1 Mart 2011'den beri Aydınlık'ta köşe yazarı, 6 Ekim 2012'de törenle İşçi Partisi'ne katılan bir grubun içindeydi ve şimdi partinin başkan yardımcılarından biri. ( Biliyorsunuz genel başkan Perinçek içeride!) Ulusal Kanal Yönetim Kurulu'nun da başkanı. Sahne hayatına bu arada devam ediyor, hükümeti sertçe eleştiren tiyatro oyunları Azınlık ve İçerdekiler'i Türkiye'nin ve Avrupa'nın çeşitli şehirlerinde sahneye koyup oynuyor. İçerdekiler Ergenekon ve Balyoz tutuklularının, özellikle askerlerin ve ailelerin durumunu seyircilere anlatıyor; eser tutukluların ve eşlrinin kendi kaleme aldıkları kitaplara dayanıyor.

 Levent Kırca İçerdekiler oyunuyla Adana'lı seyircilerin karşısında, 21 mayıs 2013.
(Görüntü medyadan.) 

 Levent Kırca İçerdekiler oyununun sonunda alkışları kabul ediyor,
Bostancı Kültür Merkezi, İstanbul, 26 Mayıs 2013.
(Görüntüler kendi objektifimden.)

Büyükşehir belediye başkanlığı işini bir aktöre, hele bir komedyene yakışmayacak kadar ciddi ve önemli sayanlar olacaktır muhakkak, ama bence Levent Kırca hem bir sanatçı, hem de bir vatandaş olarak saygınlığını çoktan kanıtladı ve bir şansı hakkediyor. Ama ille de örnek gerekiyorsa- oyun yazarı ve şair Václav Havel, Çek Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı oldu. Vücut geliştirmeci ve avantür sineması aktörü Arnold Schwarzenegger hâlen Kaliforniya valisi. Aktör Ronald Reagan ABD'nin en güçlü ve etkili başkanlarından oldu. 

Gerçek, kurgudan daha şaşırtıcı olabiliyor: oyun yazarı ve şair Václav Havel Çek Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı olacak, avantür filmlerinin sert kahramanı Arnold Schwarzenegger (burada 1984 Terminator filminde) Kaliforniya valisi, ve aktör Ronald Reagan (Bedtime for Bonzo- "Bonzo'nun Yatak Vakti" filminde, 1954) ABD'nin tarih değiştiren, Sovyetlerin belini büken başkanı.

Kendim çizgi filmci olduğum için bir aktörü, bir komedyeni hafife almam sözkonusu değil. Büyüklerin dünyasını yüzeysel ve riyakâr bulurum. Çocukları idealize ettiğimi sanmayın- onlar da çok zor olabilirler, ama büyükler tahammül edilmez! İnsanlar akıllandıklarını, kurnazlaştıklarını sandıkları nispette küçük hesapçı oluyorlar, ve o küçük hesapları uğruna baobablara müsamaha ediyorlar. Cahil adam cennet vaadiyle adaletsizliğe göz yumar, hatta kendisi uygular. Okumuş olanı da aynı şeyi dünya lüksleri için yapar- dünyalıklarına dünyalık katmak için, olmadı toparladıklarını kaybetmemek için. Bencil, kendini beğenmiş, tepeden bakan sahte enteller lâf cambazlığıyla en zırva fikri bile mantıklı gösterebilir- başbakan Erdoğan'ın Türkiye'ye özgürlük ve demokrasi getirdiği, ya da Fethullah Gülen tarikatının herhangi bir ılımlı yönü olduğu gibi!

Şarlatanları bir tarafa bırakırsak- ki sayıları çoktur- sanatçılar bana göre dünyadaki en "gerçek" insanlar. Levent Kırca bizi senelerdir güldürüyor ama kesinlikle şarlatan değil. Gösterdiği güç, cesaret, azim ve fazilet onu çoktan bir kahraman sınıfına yükseltti. Küçük hesaplara, kurnaz ilişkilere, bir şeytandan kurtulmak için diğeriyle anlaşmaya harcayacak oyum yok benim. Bunda çok ince hesap var, çok fazla yetişkin aklı- benim kafam basmaz! Benim oyum yüreği güçlü adaya gider. Bu ülke küçük hesaptan, fırsatçılıktan çok çekti.

[1] Mynet'den alıntı:
"Habertürk'ten Güngör Karakuş'un haberine göre, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yargıda iş yükünün azaltılması için 18 Kasım 2013 tarihinde hazırladığı kanun tasarısı taslağında tecavüze uğrayan çocuğun tecavüzcüsüyle evlenmesi durumunda davanın düşmesi yer alıyor. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı toplantısında da geçtiğimiz ay gündeme gelen taslaktaki “cinsel istismara uğrayan çocuklarla” ilgili düzenlemede yer alan ifadeler şu şekilde: 'Çocuklara karşı cinsel istismarın evlenme vaadiyle gerçekleşmesi halinde, çocuğun sanık ile evlenmesi durumunda sanık hakkında verilmiş olan hüküm ertelenir. Dava zamanaşımı süresine kadar sanık kendi kusurlu davranışlarıyla boşanma sebeplerinin gerçekleşmesine neden olmuş ve boşanmaya hükmedilmiş ise hüküm infaz edilir. Aksi takdirde dava düşürülür. 109’uncu maddenin beşinci fıkrasına giren hallerde de bu fıkra hükmü uygulanır.'"
http://www.mynet.com/haber/guncel/cocuk-tecavuzcusuyle-evlenirse-mesele-kapansin-1030064-1

[2] Prof. Dr. Türkân Saylan- Türkiye'de cüzzamla savaşın başarılı kahramanı, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin genel başkanı. Bu dernek sınırlı olanaklı ailelerinin çocuklarına, özellikle kızlara, destek olarak iyi bir eğitim almalarını sağlar. AKP ve Cemaat'in malzemeleri cehalet ve taassup olduğu için bu dernek gözlerine battı. 13Nisan 2009'da Saylan'ın evi ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği büroları basıldı. O sırada kendisi kanserle mücadele eden Türkân Saylan sorgulandı. Bir aydan biraz fazla bir süre sonra, 18 Mayıs 2013'te hayatını kaybetti.

Ahmet Şık: Gazeteci, yazar. Gülen Cemaati'nin yargı ve polise sızmasını, sahte delil hazırlamasını, tutuklamaları, göstermelik mahkemeleri anlatan bir kitap yazıyordu. İmamın Ordusu başlığıyla yazılan kitap14 Şubat ve 3 Mart 2011'de yapılan baskınlarla Ahmet Şık dahil 10 kişi "Ergenekon terör örgütüne üye olmak" suçlamasıyla tutuklandı. 31 Mart 2013'te Ithaki Yayınevi basılarak oradaki bilgisayarlardan kitapla ilgili bütün dijital dosyalara el konuldu. Operasyonun başındaki savcı Zekeriya Öz'dü- "yolsuzluk ve rüşvet" soruşturmasından hemen el çektirilen! 

Nedim Şener: Gazeteci, yazar. Ahmet Şık'la aynı zamanda tutuklandı. Her ikisi de 12 Mart 2012'de tahliye edildiler. (Beraat değil.) 

İmamın Ordusu ise hemen internet'te ortaya çıktı, çok geçmeden 2011'de Ooo Kitap adıyla yayınlandı.

[3] Bu hikâye çeşitli şekillerde anlatılır, aşağıdaki bana göre en ikna edici versyon.

Mustafa Kemal ve arkadaşları Kuneytre ve Havran'da ayaklanmış olan halka karşı gönderilen birliğe katılmışlardır. Askeri harekat sırasında bir kısım asker tarafından halka baskıda bulunulmuş ve yağma yapılmış. Mustafa Kemal ve arkadaşı Müfit Bey'e (Özdeş) toplanan yağmalardan pay verilmek istenmiştir. Müfit Bey kendisine verilmek istenen pay için Mustafa Kemal'e danışmıştır. Mustafa Kemal Müfit Bey'in tereddüt ettiğini görerek ona sormuş:
"Müfit! Sen bugünün adamı mı olmak istiyorsun yoksa yarının adamı mı?"
Müfit bey: "Elbette yarının adamı olmak isterim."
Mustafa Kemal: "Öyleyse sen de benim gibi bu parayı kabul etmeyeceksin."

http://www.altayli.net/news.php?readmore=308

[4] Düzmece davalar 30 Haziran 2004'de AKP yönetimi döneminde kurulmuş olan "Özel Görevli Mahkemeler"'de görülmüştü ve bu mahkemeler sekiz sene sonra 1 Temmuz 2012'de kaldırıldı; yalnız görülmekte olan davalar bitene kadar varlıklarını sürdüreceklerdi. Feyzioğlu'nun önerisi, mahkemelerim kaldırılmış olduğu 1 Temmuz 2012'den sonra alınan bütün kararların iptâli ve içerdekilerin yeni yargı süresi boyunca tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilmeleriydi.


[5] Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu, Malatya İnönü Üniversitesi eski rektörü, 13 Nisan 2009'da Ergenekon soruşturmaları kapsamında tutuklandı, tutuklu yargılandı, 5 Ağustos 2013'te Silivri'deki karar duruşmasında 23 yıla mahkûm edildi. Çeşitli sıhhi problemlerinin başında senelerdir mücadele ettiği ve artık iyice ilerlemiş olan kanser var. 
Em. Tuğg. Levent Ersöz'ün evi 1 Temmuz 2008'de basıldı ve arandı; o sırada kendisi evde yoktu. 15 Ocak 2009'da sahte bir isimle hastanede yatarken bulundu ve tutuklandı. 5 Ağustos 2013'te Silivri'deki karar duruşmasında 22 yıl 6 aya mahkûm edildi. Ersöz'ün Zirve Yayınevi cinayetleriyle nasıl ilişkilendirildiğini bu yazının ilk paragrafında anlattım. 

 [6] Ermeni soykırım iddiaları konusundaki "sen öldürdün", "ben öldürdüm", "ben hiç öldürmedim", "sen daha fazla öldürdün" tartışmalarında unutulup giden bir konu var, o da öyle ya da böyle gerçek insanlardan ve acılarından bahsediyor olmamız. Onun için en başta ölmüş olan, sevdiklerini kaybetmiş olan, evini yuvasını terk edip bir daha görmemiş olan herkesi yakıştığı gibi hüzünle anıp ruhlarına huzur dileyerek başlayalım. Bunlara Türk, Ermeni ve diğer sivil halklar ve orada çarpışmak durumunda kalmış olan bütün askerler dahil. Sonra da Türklerin Ermenilere muamelelerini harp şartları altında başka ülkelerin sivil halklara davranışlarıyla kıyaslamaya başlayabiliriz- yasaksız ve cezasız olarak.

[7] Doğu Perinçek'in oğlu Mehmet Perinçek de Ermeni iddialarını ve 1915 tehcir olayını derinlemesine araştırıyordu; İstanbul Üniversitesi'nden araştırma görevlisi olarak Rus arşivlerini inceleyip Ermeni olayları ile ilgili bilgi toplamak için Rusya'da vakit geçirdi. 19 Ağustos 2011'de evi basıldı ve kendisi gözaltına alındı. Bir süre hem baba hem oğul Silivri'de mahpus oldular. 5 Ağustos 2013'te Silivri'deki karar duruşmasında 6 yıla mahkûm edildi. Hapiste geçirdiği süre ve bazı indirimler gözönünde bulundurularak serbest bırakıldı ama yurtdışına çıkış yasağı olduğu için uluslararsı konferanslarda Türk görüşünü savunamıyor. İstanbul Üniversitesi de bu arada  zaten tezini kabul etmemiş, üniversiteyle ilişkisini kesmişti.