21 Aralık 2017 Perşembe

2018- QUO VADIS?

TÜRKÇE (For English, please scroll down:)

"Hakça olun!"
Haziran ayından beri blog'uma bir yazı ilave etmemişim; zaten o tarihteki son yazım da sadece İngilizce. Yılbaşı yaklaşıyor olmasaydı şimdi de birşey yazacağım yoktu aslında!

30 Mayıs  2012'de bu blog'a başladığımda
yapılması gereken belirgin bir mücadele vardı. Taraflar, ittifaklar, cephe hattı belliydi. AKP'nin Tayyip Erdoğan'ı Başbakan, Abdullah Gül'ü Cumhurbaşkanı, Pennsylvania imamı saygıdeğer Fethullah Gülen hazretleri ile %100 eşgüdüm içerisinde ülkemizi adım adım ümmetleştiriyor, milli sembolleri, milli bayramları, milli
Ziraat Bankası'nın unuttuğu TC'yi vatandaş eklemiş.
(Görüntü kendi objektifimden.)
tarihimizi TC'sine varana kadar itibarsızlaştırarak silmeye çalışıyorlardı. Satın alınmış bir medya da yapılanları kamuoyuna kabul ettirmekle görevlendirilmiş, gerek avam (Akit) gerek aydın (Taraf) ağzıyla bu görevini canla başla yerine getiriyordu.


Hatırladınız mı o günleri? İşçi Partisi'nin tuttuğu otobüslerle Silivri'ye gider, Ergenekon ve Balyoz kumpaslarından tutuklananları desteklemek için Hıdır Hokka'nın kurduğu "Nöbet Çadırı"'nı merkez alarak her türlü hava şartında orada bekleşir, gereğinde basınçlı sularla yıkanır, gazlanırdık. Hatırlamadınızsa mesela bkz: "Provokasyon: Silivri, 8 Nisan", 13 Nisan 2013.

Neler hayâl ediliyordu o zaman. Bastil gibi yıkılacak, oradan mahpus yatan kumpas kurbanları yeni Türkiye'nin omurgası olacaktı. 

O zaman kahramanlıklarla dolu bir filmin oyuncuları gibiydik. Zalimleri sonunda sırtımızdan atacaktık- Ulusal Kanal sunucularından Halil Nebiler'in her programının sonunda "Biz kazanacağız" derdi. İnanırdık.

Kahramanlıklarla dolu o film şimdi bitmez tükenmez bir diziye döndü. "Kötüler" ayrışıp birbirlerine düşünce "ehven-i şer" diyerek birinin ya da diğerinin yanına kaydık. Kumpaslar çöktü, Silivri kahramanları hapisten çıktı, ama hepsi ayrı telden çaldı ve- birbirlerini elştirmeye, suçlamaya başladılar. Doğu Perinçek "artık Tayyipçi oldu" diye eleştiriliyor, o ise taraf değiştirenin Erdoğan olduğunu iddia ediyor- ki yanlış değil, sebebi ne olursa olsun.

Halil Nebiler'in "biz kazanacağız" tekerlemesini duyunca artık "biz kimiz? der oldum. "Ve kime karşı?" 

İtiraf etmeliyim ki hatlar flulaşınca vatandaşlar arasındaki kutuplaşma da azalıyor. Birbirimizle konuşmaya, normal vatandaşlık ilişkisine girmeye başladıkça karşılıklı fikir ve hayat tarzı etkileşimi de daha sürtünmesiz bir şekilde gerçekleşecek. Annem hastalanınca, GATA da askerlerin elinden alınınca, devlet hastanesinde başörtülü hemşirelerin eline kaldık; burnumuz sürtüldü ve siyasi gündemi bir kenara koyduk.

15 Temmuz'la patlayan askerlere dönük karalama ve sivilleştirme furyası da hafifledi. Bir çoğuna bizim de katıldığımız "askeri okullar açılsın" eyleminden sonra hakikaten teker teker açıldılar. Görünüşe göre yine Atatürkçü bir ordu- bayan subaylara başörtü hakkı verilmişse de. Zaten
Cumhurbaşkanı Erdoğan bundan böyle Atatürkçü mü?
(Görüntü medyadan.)
Cumhurbaşkanı Erdoğan da  görünüşe göre Atatürkçü- tesettürlü "First Lady"'e rağmen. Belki Atatürkçülük gerçekten de ufaktan ufaktan içine işlemeye başlamıştır
, bakarsınız bir gün benimser, hatta anlar. (Bu durumda AKP'nin uygulamalarından bazılarını geri çevirmesi gerekecektir.)  Zaten "Atatürkçüyüm" diyen liderlerin hangisine güvenirsiniz? Kılıçdaroğlu'na mı?  Bahçeli'ye mi? Yeni lider Akşener'e mi?

Erdoğan şimdi "Türkiye'nin diktatörü" olarak batı dünyasının şimşeklerini çekiyor. Erdoğan rejimininin en irticacı, en Türk düşmanı olduğu günlerde alkışlıyorlardı ama- hele özellikle "askerleri dizginlediği için"! (Ne garip, 15 Temmuz "askeri" darbe teşebbüsünün arkasında da kendileri var.) Kumpas günlerinde CHP'nin hep "tutuklu gazetecileri" gündeme getirip mecbur olmadan askerlere değinmediğini unutamam.

Erdoğan ve AKP "yanılmışız", "bizi aldatmışlar" dedi. İnanabilirseniz. Diğerleri hiçbir zaman o kadarını da demedi! 

Şimdi her partiden uzaklaşmış psikolojimle ülkeme bakıyorum, bu güne kadar sığındığım kolay cevaplara sığınmadan ve diyorum ki: bu cehennemi o parti, bu parti, dış mihrak, iç mihrak değil, biz yarattık.

Özel otomobil merakımız, başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlere toplaşmamız, alışveriş caddeleri dahil her tarafa AVM'ler dikmemiz, moda diye sunulan her şeyin peşinden
Mall'lardan çıkmaz olduk, mal gibi! Orada oturalım bari!
(Görüntü kendi objektifimden.)
koşmamız ve bu lüksü karşılayabilmek için kredi borcuna batıp geleceğimizi ipoteklememiz, kendimizi soktuğumuz bu tuzaktan kurtulamadıkça sağa sola hırlayıp onu bunu suçlamamız bizim kabahatimiz. Tercihlerimiz reklâm yoluyla, başımızdan aşağı dökülen kredi kartlarıyla bize dikte edildi, bu doğru, ama romanından filmine, şiirinden pop şarkısına bizi uyaran da çok oldu.

"Tatlı Hayat": Maslak 1453.
(Görüntü kendi objektifimden.)


"Aldatılmışız", ama aldanmayı biz tercih ettik, çünkü vadedilen hayâl çok tatlı geldi!


Her taraf inşaat, her taraf hafriyat kamyonu diye şikayet ediyoruz. Deprem bahane edildi, "kentsel dönüşüm" dendi, sağlamlama bahanesiyle apartmanlar yıkılıp aynı yerlere daha yüksekleri yapıldı ve
Kibir! Edirnekapı şehitliğinden İstanbul. 
(Görüntü kendi objektifimden.)
böylelikle aynı alana daha çok insan- ve araba-sıkıştırıldı. Hatta depremde hiçbir tehlikeye maruz kalmayan boş araziler bile gökdelenlerle doldu. Ama arsa değeri düşük olan yerlerdeki virane binalara pek dokunan olmuyor, Bağdat Caddesi gibi kalburüstü mahallerin şık apartmanları çürük çıkıyor hep. Bağdat Caddesi'nin CHP'li seçmeni AKP'nin "kentsel dönüşüm" masalına hiç de şüpheyle bakmışa benzemiyor- ucunda rant olunca.

Yeni binalara yeni camiler. Mimar Sinan Camii, 2017.
(Görüntü kendi objektifimden.)

Dünyalıklara bu dünyada doyamıyoruz ve öbür dünyada aynı hayatı devam ettirebilmek için rezidansa girer gibi yer ayırttırmak istiyoruz ve bu amaçla puan toplarcasına sevap
topluyoruz. Dikkat edin, dinciler reklamcılara yakın bir dil kullanıyor. İyilik, ahrette karşılığını faiziyle alacağımız yatırımdan ibaret. Sadece iyilik olsa razıyım, puanlamaya saçını göstermemekten helâl gazoz içmeye kadar her türlu anlamsız teferruat dahil ediliyor.
Solda: Sadaka yatırımdır. Sağda: Diğer gazozlar haram mı yani?
(Görüntü kendi objektifimden.)

Artık siyasilere bakmıyorum- çok ileri gittikleri yerde sokaklara çıkıp "bu kadarı fazla" demek ve geri basmalarını sağlamak üzerimize düşen bir görevdir şüphesiz, ama orada kahraman aramıyorum artık. 

Artık kabahati başkalarında aramayı bırakalım. Biz ne istediğimizi bilsek, biraz da prensiplerimiz olsa, ne Amerika kandırabilir bizi, ne kapitalistler, ne din sarrafları, ne de FETÖ.

Yeni yılda doğru çıkışı bulmak bize bakar. Oraya varana kadar bu trafikte biraz sabır!


(Image from my own camera.)
Mutlu yıllar!


ENGLISH:
  
"Be Just!"
I haven't added anything to this blog since June. It's only because of the approaching new year that I am taking the trouble to write right now.

When I started this blog back on May 30th, 2012, there was a clear cause that called for a struggle. The alliances were formed and the lines were drawn. The AKP's Tayyip Erdoğan and Abdullah Gül were at the head of the government and state, as Prime Minister and President respectively, working in perfect harmony with Fethullah Gülen, the "Imam of Pennsylvania" in a grand scheme to transform the secular Republic into a theocracy, trying to erase the national identity of the people in favour of a religious, even sectarian one. The process involved discrediting national symbols and downplaying commemorative occasions, surrepticiously removing even the standard "T.C." monogram ( Türkiye Cumhuriyeti, "The
A citizen has sprayed on what the bank has neglected to put.
(Image from my own camera.)
Republic of Turkey") from the names of government institutions.
Much of the media had already sold its soul to the powerful, and willingly fulfilled its given duty: to make all new measures, however distasteful and retrograde, palatable to the public. Some did this in a vulgar fashion (Akit), some with a pseudo-intellectual flair (Taraf) but all with admirable enthusiasm.

There must be those who still remember those bus trips to the Silivri prison compound, organized by what was then the Labor Party (İşçi Partisi), in support of the incarcerated victims of the Ergenekon and "Sledgehammer" (Balyoz) hoaxes. We would huddle around the tent of the "Silivri Watch", organized by the heroic Hıdır Hokka, braving all kinds of weather as well as the gas and pressurized water courtesy of the police. If you need reminding, check out, for example, Provocation: Silivri, April 8th",12 April-Nisan 2013.

The things we imagined then: we would tear down the walls of Silivri, like the Bastille of another age. The victims of the show trials were surely destined to be the backbone of the rejuvenated Republic.

It felt like we were playing our parts in an epic film full of heroic acts. We would surely throw the tyrants off our backs. Halil Nebiler, a commentator in the dissident TV station Ulusal, has for years ended his program with the phrase "We shall win!" We believed that.

That heroic epic film has now degraded into a badly written soap opera with jarring plot shifts and inconsistent changes of character. When the "villains" parted ways and fell against each other, we were tempted to side with the one we found less disagreeable, "the lesser of two evils" so to speak. The show trials were seen for what they are- hoaxes to deprive the Republic of it's most influential spokesmen and defenders- and the incarcerated journalists, academicians and officers were released- but went off on different tangents instead of coming together as the backbone of a rejuvenated republic should. Mutual criticism and recriminations followed. The government's arch-critic, Doğu Perinçek (leader of the Vatan Party, "Patriotic Party", erstwhile "Labor Party") is now roundly accused of becoming pro-Erdoğan. Perinçek, in turn, says it is Erdoğan is the one who switched sides- which is true enough, whatever his grounds for doing so.

Nowadays, when I hear commentator Nebiler say "We shall win!" I am tempted to ask "who's 'we'"? "And against whom?"

I have to admit that as the lines get blurred, the citizens become less polarized. As we start communicating with each other, reviving normal relations amonng citizens, ideas and lifestyles will have less trouble overcoming artificial boundaries. My mother took ill recently, and with the Military Hospital (GATA) turned civilian after the botched coup of July 15th 2016, we had to spend time in a civilian hospital, run by a government that leans towards Islamism more than we would prefer. Most of the nurses wore the Islamist head scarf and we were in no position to make an issue out of it.

The government's paranoid anti-military measures in the wake of the July 15th coup attempt have let up. For months we have joined demonstrations to reopen military schools, closed down after the coup attempt, and we are happy to see they are being reopened one by one. The armed forces still maintain the allure of Kemalism- though female officers may now wear head scarves if they wish. The real character of today's armed forces is something I cannot evaluate. Nowadays, even President Erdoğan is dabbling in
President Erdoğan, the new Kemalist?
(Image from  the media.)
Kemalism- with the First Lady always parading her head scarf. Perhaps President Erdoğan will come to embrace, even understand Kemalism. (In which case he would have to go about undoing some of what the AKP government has done over the years.) And honestly, of the leaders who talk of Ataturk, which can be relied upon? Kılıçdaroğlu? Bahçeli? Or the newcomer Akşener? 


As the "dictator of Turkey", Erdoğan is the focus of Western criticism and even rebuke. It should not be forgotten that they were hailing the same Erdoğan as the democratizing hero in the years of greatest fundamentalist oppression- especially for "reigning in the military", as they put it. (It's ironic  note that at least one western power was behind the attempted military coup of July 15th, while others hoped for it's success!) I am not inclined to forget that, during the days of the show trials, the opposition CHP kept championing the imprisoned journalists of the day, and did not refer to the officers, far greater in number, unless there was no way to get around it.

Each time they reach a dead end, Erdoğan and the AKP say they were "fooled" and "tricked" as they make an about-turn (most typically regarding their relations with Fethullah Gülen). Believe it if you can. This is still better than the other parties, none of which has been able to come forward and say as much about any of the zig-zag courses they all take.

Having distanced myself from all party politics, I look at my country with more impartial eyes. I will no longer take refuge in simple answers and say: the hell we are living in is the work of no particular political party, outlook, or dogma, no foe from within or without. This hell is our own doing!


Our passion to own our own automobile, our desire to converge on already overcrowded cities, especially Istanbul, our craze for shopping malls that even pop up in established
Seeking refuge in malls. Why not live there?
(Image from my own camera.)
shopping streets, our blind rush to buy and hoard anything that is the fashion of the moment, the debt we accumulate, mortgaging our future, and the bad temper we develop because we can't escape the trap... all of this is our own doing. It is tru that our choices are dictated by omnipresent advertising, by the credit cards thet the banks have been raining on us. On the other hand, we have been receiving fair warning from different directions, from books to films, from poems to pop songs. We too have been "fooled" and "tricked", but only because we have allowed it: the promised illusion proved too sweet.


Now you here a lot about all the construction going on, all the
"The good life": Maslak 1453.
(Image from my own camera.)
dump trucks clogging the streets. Using the risk of earthquake as an excuse, they came up with the notion of "urban renewal" and have been knocking down supposedly risky buildings and replacing them with higher ones, cramming a higher population- and more cars- into the same area. Even previously unbuilt areas- nothing could be safer in an earthquake- are sprouting high-rises. Curiously, downmarket areas with ramshackle buildings seem to be safer since hardly anyone seems interested in renovating or rebuilding anything that won't sell or rent for much. The seemingly sturdy buildings of the well-to-do areas are declared unsafe one after the other, and all but the most sentimental residents are thrilled by the idea of passing their homes over to a contractor who will demolish the old and give them a new apartment, which they hope to sell or rent
Vanitas! Istanbul as seen from the
military cemetary of Edirnekapı.
(Image from my own camera.)

for more. The contractor gets the extra floors and, in return, the homeowners won't spend anything. Considering the residents of a great number of these apartments in the upmarket areas are voters of the opposition CHP and see Erdoğan and the AKP as the ultimate threat, it is interesting that they go along so willingly with this urban renewal myth, concocted and promoted by the AKP. Not much room for scruples when there is profit to be made!


It seems we can never have enough of worldly goods in this
New mosques for the new high-rises:
Mimar Sinan Mosque, 2017.


world, so we want more of the same in the next, and hope to reserve a place in heaven in much the same way we invest in a luxury flat in a new housing complex, and collect good points for it through acts that are supposed to please our diety. Pay attention and you will notice that the language of the religious fanatic is not unlike the language of advertising. Good deeds are no more than investments, for which we expect a lucrative return in the next world. I would be OK with genuinely good deeds, but points are to be collected by acts so nonsensical as not letting your hair show or drinking halal soda!

Left: Alms as personal investment. They "ward off bad fortune and extend life". 
Right: "Halal" soda pop. So the other brands are sinful?
(Images from my own camera.)

  I've stopped following what the politicians are saying or doing- to be sure, it is our duty to take to the streets whenever they have gone too far and persuade them to take a step back, but I expect no heroes from among their ranks. 

It's about time we stop blaming others. If we know what we want, if we had some principles to hold on to, no one can "fool" or "trick" us anymore; not the U.S., not the capitalists, not the religious fanatics, and certainly not FETÖ.

In the new year, it's up to no one but ourselves to find the new way. Just have some patience in all this traffic!


(Image from my own camera.)

Happy new year!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder